İç Anadolu’da Paris havası
Son yıllarda dikkatleri üzerine çeken bir İç Anadolu kenti var; Eskişehir. Türkiye’nin revaçta olan gezi destinasyonlarından biri değil belki ama çoktandır Seine Nehri kıyısındaki dillere destan Paris’i andırdığından bahsediliyor. Kentin ortasından geçen ve bir zamanlar balçık yatağı olan Porsuk Çayı’nın kıyılarında yapılan çalışmalarla Eskişehir adeta yeniden doğdu. Çay üzerinde yolcu taşıyan gezinti tekneleri, köprüleri ve iki yanına dizilmiş kafeleriyle Paris yakıştırmasını yadırgamak kentin yeni yüzüne haksızlık olur.

Eskişehir, bir üniversite ve sanayi kenti. Merkezde genç ve dinamik bir yaşam var. Eskişehir’in çoğu kent dışında olan tarihi yerlerinin yanısıra kentin merkezinde de vakit geçirilebilir. Yalaman Adası ya da Porsuk Bulvarı olarak bilinen yürüyüş alanı kentin kalbi. Üniversiteli nüfusuna bağlı olarak gece hayatı canlı. Günün her saati dolup taşan çok sayıda restoran ve kafe var. Ayrıca kent merkezindeki birçok müze görmeye değer. Anemon Hotel’in açılmasının da Eskişehir’in turizmine büyük katkısı olmuş.

Bugün ilk bakışta öğrenciler kenti ele geçirmiş gibi dursa da kentin geçmişi çok daha renkli bir mozaiğe işaret ediyor. Kentin asıl yerlisi Manavlar, Rus Çarlığı'nın yıkılmasından sonra, Kırım ve Orta Asya'dan gelen Tatarlar, Çerkezler ve Yörükler, kültürlerini ve yemeklerini birlikte yaşatmışlar. 19. yüzyıl gezgini G. Perrot’nun da bu birliktelik dikkatini çekmiş; ‘’batıda hiç görülmeyen bir olgu burada mevcuttur, bu imparatorlukta her biri başka din ve dilde, yedi sekiz ırk yanyana yaşarlar. Sivrihisar’da Nahiye Müdürü, Ermeni cemaati reisiyle çok iyi dosttur ve beraberce rakı içmektedirler...’’.

Eskişehir hala birçok turist için bilinmeyenlerle dolu. Örneğin kentin gizemli bölgesi Yazılıkaya Frig Vadisi. Yürüyüş ve fotoğraf meraklıları bu bölgeden etkilenecekleri gibi merkezde eski Hamamyolu’na doğru, kentin biraz köhne ama son derece samimi bambaşka bir yüzüyle de ilgileneceklerdir. Bu çarşının altında termal su olduğundan buraya Sıcak Sular da deniyor. Buradaki Bahçeli Şengül Hamamı’nın girişinde ‘’Hayatın sizden alıp götürdüklerini, Bahçeli Hamam’ın şifalı sularıyla yeniden kazanın!’’ yazıyor. Arka sokaklar bu yıpranmış dünyanın başka görüntüleriyle dolu. Yan yana dizili kulübelerde adeta bir lonca sistemi kurmuş olan ayakkabı tamircileri ve boyacılar harıl harıl çalışırlar. Birçoğu babadan oğuladır. Tıpkı Yalı Ekber Kıraathanesi’nde olduğu gibi. Süleyman’a babasından kalan, yarım asırlık kahvenin çayı kaynak suyundan, nargilesinin de meraklısı çok.

Kentin ilk kurulduğu yer, tarihi ve kentsel sit alanı olarak korumaya alınan Odunpazarı. Bu semtte renkli, ahşap süslemeli, cumbalı evler var. Bu evler arasında dolaşırken kentin bugünkü dönüşümü daha da çarpıcı geliyor. Dar ve çıkmaz sokaklardaki evlerin çoğunun bahçeleri, haremlik ve selamlık bölümleri var. Pencerelerin önündeki sedirleri, çarpıcı ahşap işçiliğine örnek dolapları, tavanları ve kalem işçiliğiyle bir Odunpazarı evine davet edilirseniz, geri çevirmeyin. Odunpazarı turunuzu hakkıyla tamamlamak için, fırından haşhaşlı ekmek ya da simit alın ve tarihi Aynalı (Bahçeli) Kahve’de bir çay için.

Eskişehir turunun, en can alıcı tarihi yapısı, kente 41 km mesafedeki Seyitgazi’de, bir Selçuklu- Osmanlı eseri olan Seyyid Battal Gazi Külliyesi. Seyyid Battal Gazi, 7. yy. sonları ile 8. yy.’ın ilk yarısında yaşamış bir halk kahramanı ve Anadolu savaşçısı. Soy kütüğünün Peygamber sülalesine kadar gittiği kabul ediliyor. Seyyid Battal Gazi, bu külliyede adına yaptırılmış olan türbede yatıyor. Eğer Battal Gazi’nin boyunun 2 m 30 cm olduğuna dair halk arasındaki inanışı bilmiyorsanız, türbeyi gördüğünüzde şaşıracaksınız. Malatyalı olduğu kabul edilen, iri yarı, boylu poslu Battal Gazi’nin sekiz metrelik bir sandukası var. Kral kızı ve Battal Gazi’nin eşi Elenora’nın mezarı da burada. Külliyenin avlusuna henüz gelmeden, girişte sağdaki türbeyse, Seyyid Battal Gazi’nin mezarını bulan kişi olarak kabul edilen Çoban Baba’ya ait. 12. yy.’ın sonları ile 13. yy. başları arasında yaşamış. Söylenceye göre, Çoban Baba, koyunlarının sık sık toplandığı ve bazı işaretler gördüğü bir noktanın Seyyid Battal Gazi’nin mezarı olduğunu söylemiş ve bu şekilde kabul edilmiş.

Seyitgazi’yi geçip 29 km güneye Afyon’a doğru ilerleyince, her sapak bir Frig dönemi kale, mezar ya da anıtına varır. Frigler, M.Ö. 1200 yıllarında, Anadolu’da büyük bir medeniyet kurmuş olan Hitit egemenliğine son verdiler ve M.Ö. 8.yy.’da başkenti Gordion olan bir krallık kurdular. Bugüne kadar bu uygarlığın gizli kalması, büyük ölçüde Frigler’in yazılarının okunamamasından kaynaklanıyor. M.Ö. 8.yy. ile 6. yy. arasında, Afyonkarahisar ve Kütahya’yı da içine alan Frig Krallığı, M.Ö. 696 yıllarında, Kimmerler tarafından yakılıp yıkıldı. Tanrı Apollon tarafından cezalandırılıp, eşek kulaklarını hayatı boyunca Frig Külahı ile saklamak zorunda kalan Kral Midas ise bu yenilgiyi kabullenemeyerek, batılı kaynaklara göre boğa kanı içerek intihar etti.

Frigler’in dini merkezi, Eskişehir’in Han ilçesinde kayalık bir platform üzerine kurulmuş olan Yazılıkaya’ydı. Burada, Frig kültürüne ait kale duvarları, yerleşim yerleri, kaya kabartmaları, kaya anıtları, kaya mezarları, basamaklı anıtlar, nişler, sunaklar, sarnıçlar, antik yollar günümüzde halen görülebiliyor. Frigler, Anadolu’nun daha önceki kültürlerinden, özellikle Hitit ve Urartu’lardan etkilenerek kaya işçiliğinde ileri seviyeye ulaşmışlardı. Bir tapınağın cephesiymişcesine, kaya yüzeyine işlenen Frig Kaya Anıtları, kutsal hayvanları arslan ve tek tanrıları Ana Tanrıça Matar (Kibele)’ye adanmıştı.
Yazılıkaya’daki en ünlü ve görkemli anıt Midas Anıtı. M.Ö. 6. yy.’ın başına tarihlenen, 17 metre yüksekliğindeki anıt adını, üzerindeki yazıtta yazılı Midas sözcüğünden alıyor. Hemen anıtın karşısında, Kırkgöz Kaya Mezarları var. Biraz daha yürüyünce, sarnıca inen kayaya oyulmuş merdivenler, oldukça iyi korunmuş. Yine burada Bitmemiş Anıt olarak adlandırılan kaya anıtının tamamlanmamış olması bize bu anıtların iskele kurulmadan ve hangi yöntemlerle yapıldığı konusunda bilgi veriyor. Yine bu bölgede görülebilecek Küçük Yazılıkaya (Arezastis) Anıtı, Kızlar Manastırı olarak adlandırılan Gerdekkaya Mezar Anıtı, Kümbet köyünün içinde bir köy evine yaslanmış, cephesinde aslan kabartmaları bulunan ve mezar odasında Solon kelimesi yazan Solon Mezarı (Aslanlı Mabet) var. Yaklaşık 1300 metre yüksekliklerde, düz tepeler üzerine, savunma amaçlı kurulan Frig kale tipi yerleşimlerde askeri soylular sınıfı yaşıyordu. Ana kayaya oyulmuş merdivenler ile kaya sarnıçlara, silolara, gizli geçitlere, kaya fasadlarına, kült anıtlarına ve kaya mezarlarına ulaşılıyordu. Yazılıkaya- Midas kenti bu kale tipi yerleşimlerin en önemlisi. Anıtsal dini yapıların çokluğu bu şehrin bölgenin dini merkezi olduğunu ve halk tarafından kutsal kabul edildiğini gösteriyor.

Bir demiryolları kenti olan Eskişehir’de, TCDD Demiryolları Müzesi, sivil ve askeri uçakların sergilendiği 40 dönümlük açık hava müzesi Havacılık Parkı, Türkiye’nin ilk arabası Devrim Otomobili’nin yer aldığı Tülomsaş gibi ilginç müzeler var. Kentle özdeşleşmiş lületaşının sergilendiği Lületaşı Müzesi’ni de atlamamak gerek. Yerli, yabancı sanatçıların lületaşı eserleri, uluslararası lületaşı yarışmalarında dereceye giren eserler ve Avrupa’ya ihraç edilen örnek parçalar burada görülebilir.

Lületaşı, 1952’den 1963’e kadar hammadde olarak sandıklara konup vagonlarla Viyana’ya gönderilirmiş.Viyana’da heykeltıraşçılık gelişmiş olduğundan, Türkiye’de lületaşı işlemeciliğinin oradan öğrenildiğine inanılıyor. Hammadde olarak Avrupa’ya ihraç edilip orada işlenmesi çoktandır önlendi. Şimdi Eskişehirli ustalar tarafından işleniyor ve ihraç ediliyor. 5 bin yıl öncesinden bilinen lületaşı, özellikle tütüne olan alışkanlığın yaygınlaşmasıyla, pipo olarak bütün dünyada tanındı. Hafif, gözenekli yapısı, nem ya da herhangi bir gazla temas ettiğinde bunları emiyor, tekrar kururken de nemin ve gazın artıklarını tutuyor. Bir lületaşı ustasının dediği gibi, ‘’Bu toprağın köylüsü doğuştan madencidir. Kışın lületaşı çıkarır, yazın çiftçilik yapar. En iyi tarlayı bildiği gibi, lületaşını nerede bulacağını da bilir’’. Usta yaratacağı eseri, taşın doğal şekline göre seçiyor, 50’ye yakın bıçak ve araçla çalışıyor. Çalışma sonunda nemini kaybeden ve sertleşen taş, suya batırılarak tekrar yumuşatılabiliniyor. Uzun sürede kurutulan taş, önce zımparalanıyor sonra ısıtılmış balmumuna batırılarak, ovarak parlatılıyor. Bu şekilde, rengi ve dokusu fildişine benziyor.

Eskişehir’i görmeye değer yapan özelliklerinden biri de bu kuşkusuz; bir taraftan kentte Paris havası eserken bir taraftan da tarihinde ve kültüründe çok daha fazlasıyla karşılaşmak mümkün.

