|
İç Anadolu’dan bakir ve manzaralı bir rota...
Türkiye’nin hâlâ bakirliğini koruyan, turist kafilesi yüzü görmemiş manzaralı rotaları... Ne Akdeniz’in özlenen mavisi vardır ne Karadeniz’in derin yeşili ne de Ege’nin insana dört mevsim yaşam sevinci veren iklimi. Bozkırlarına, yer yer çöl kadar kurak topraklarına, volkanik tepelerine ve bazen Konya Ovası’ndaki kum fırtınalarına bakarak, turizmdeki ününü büyük ölçüde Kapadokya’ya borçlu olan İç Anadolu Platosu’nun geri kalanının, gezmek görmek isteyene pek bir şey vaad etmediği sanılır. Oysa Konya’dan başlayıp Konya’da sona eren, dört günlük bu güzergah böyle düşünenleri şaşırtacak duraklarla dolu. Topkapı Sarayı’ndan sonra Türkiye’de en çok ziyaret edilen ikinci tarihi yer olan Mevlana Müzesi’nin bulunduğu Konya, tam olarak kazıldığında yeni bir Kapadokya olabilecek Kilistra, yaklaşık dokuz bin yıl önce, insanın ilk kez yerleşik düzene geçtiği Çatalhöyük, neredeyse yarım asırdır çölleşmeye karşı mücadele veren, krater gölleri ve obruklarıyla hala tam bilinmeyen Karapınar, İvriz Hitit kabartmalarından geriye tek bir örneğin kaldığı Ereğli, iyi korunmuş freskleriyle Niğde’deki Gümüşler Manastırı, Toros Dağları’nın eteklerindeki ürpertici mağaralarıyla Taşkale...

Konya- Karaman- Niğde güzergahının civarında yapacağınız gezinin ilk gününü, Kilistra ve Sille’ye ayırabilir, günün sonunda Konya’ya dönebilirsiniz. İlginize göre bu program için iki güne de ihtiyacınız olabilir. Konya’da görmeye değer yerler az değil; Topkapı Sarayı’ndan sonra Türkiye’de en çok ziyaret edilen ikinci tarihi yer olan Mevlâna Müzesi, Selçuklu çini işçiliğinin olağanüstü örneklerinin arasında Kubâd- âbâd Sarayı duvar çinilerinin de bulunduğu Karatay Medresesi (Karatay Çini Eserleri Müzesi), minberi Selçuklu ahşap işlemeciliğinde zirve kabul edilen Alaeddin Camii, yine Selçuklu dönemine ait taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği, süslü kapısıyla da dikkat çeken İnce Minare Medrese (Taş ve Ahşap Eserleri Müzesi), Mevlâna Müzesi’nin avlusundaki Selimiye Camii, 13. yüzyılda İslami eğitim vermek amacıyla açılan Anadolu’daki çinili medreselerin ilki ve Konya mezar taşı işçiliğinin sergilendiği Sırçalı Medrese ve Mezar Anıtları Müzesi. Konya’nın yerel mutfağına şans tanıyın. Mevlâna Müzesi ve Gül Bahçesi manzaralı terasıyla, üç Konya evinden oluşan Mevlevi Sofrası (0332 353 33 41, www.mevlevisofrasi.com), merkezdeki en iyi restoranlardan. 140 yıllık eski bir Konya konağında hizmet veren Köşk Konya Mutfağı (0332 352 85 47, www.koskkonyamutfagi.com), Konya’da gerçek anlamda yöresel yemek denince akla gelen ilk ve belki de tek isim. Cemo (0332 235 04 27, www.cemoetliekmek.com), Konya’nın en iyi etli ekmek yapan lokantası, bıçakarası ve peynirli börekte de iddialı.

Konya’nın 50 km güneybatısında, 1997’den beri kazıların devam ettiği ve henüz tam olarak turizme açılmamış olan Kilistra, yine de bugüne dek açığa çıkanlarla görülmeye değer. Bakir bir doğanın içinde, mağaralar ve yükseklerde kayalara oyulmuş inziva odaları var. Kentin girişindeki Kral Yolu’nun tepeden görüntüsü oldukça etkileyici. Yerel adı Gilissıra olan sit alanı Gökyurt köyü, İncil’de anlatılan efsanelerde adı geçen antik Kilistra üzerine kurulmuş. Kilistra’da büyük bir inanç turizmi potansiyeli öngörülüyor. İ.S. 1. yüzyılda Hıristiyanlık Anadolu’da yayılmaya başladıktan sonra, Tarsuslu Aziz Paulos müjdeci olarak bu bölgeden geçerken, Kral Yolu üzerinde olan Listra ve Kilistra’ya da uğrar. Dağlarda yaşayan Homonadlar’ın yağmaladığı Listra, o sırada Roma için önemli bir merkezdir. Çoğu Hıristiyan olan kent halkı, paganist baskılardan kaçmak ve saklanmak için Kilistra’ya gelir ve burada bir yeraltı şehri kurarlar. Doğası bakir olduğu kadar, geleneklerini koruyan Gökyurt köyünün yaşamı da öyle kalmış. Bu geleneklerden biri, Kapadokya’da Kirebolu buradaysa Gilabba olarak bilinen yerel bitkinin meyvesinden yapılan içecek. Kutsal kabul edilen kabak da düğünlerde sadece kadınların masasına konuyor. Kızlarsa düğün yapıncaya kadar saçlarını kesmiyorlar.

Toros Dağları’nın devamı olan ve halk arasında Takkeli olarak bilinen, sönmüş volkan krateri Küçük Gevale Dağı’nın eteğindeki vadide kurulmuş Sille, Konya’nın 8 km kuzeybatısında. Kendi halindeki bu eski Rum köyünde Sille Çayı üzerinden geçen küçük köprüler evleri sokaklara bağlar. Sille, Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılmasıyla birlikte önem kazanmış. Çevrede Roma dönemine ait kilise ve manastırlar var. Civardaki kayalara oyulmuş Hagios Khariton Manastırı ya da bir diğer adıyla Deyrieflâtun’u (Akmanastır), Mevlânâ da zaman zaman ziyaret edermiş. Köye girer girmez Bizans dönemine ait Aya Eleni Kilisesi göze çarpıyor. Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena, Hac için Kudüs’e giderken Konya’ya uğrar, erken Hıristiyanlık dönemine ait kayaya oyma mabetleri görür ve burada bir mabet yaptırmaya karar verir. Kilise 1923’e kadar kullanılmış, mihrabındaki kalemişleri hala etkileyici. Civardaki tepelerde inziva odaları var. Eski bir Sille evinde açılan, yöresel yemeklerin de verildiği Sille Konak Cafe Restaurant’ın (0332 244 92 60, www.sillekonak.com), hoş bir bahçesi var.

Sille ve Kilistra’yı gördükten sonra, ertesi gün için programınızda Çatalhöyük, Karapınar ve Ereğli olabilir. Konaklama Niğde’de. Yaklaşık dokuz bin yıl önce, insanoğlu ilk kez Çatalhöyük’te yerleşik düzene geçmişti. Avcılık ve toplayıcılık yaparken, yerleşik hayata geçip hayvan ve bitkilerle içiçe bir yaşam kuran ilk toplum Çatalhöyüklüler oldu. Sığırı bile evcilleştirmeyi başardılar. On bin kişilik bir nüfusla, elli futbol sahası genişliğinde bir alana kurulan, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinden bile eski kent, gerçek anlamda insanlık tarihine ışık tuttuğundan son derece önemli. Kazı alanından çıkarılanların çoğu Konya Arkeoloji Müzesi ile Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. Ancak ören yerinde, replikaların bulunduğu küçük müze de kazı sırasında çekilen fotoğraflar ve varılan sonuçlar açısından görülmeli. Kentin bir höyük şeklinde yükselmesi, eski evlerin üzerine yenilerinin inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Bugün yüksekliği 21 metre olan höyükte tam 16 kat saptanmış. Çatalhöyük evlerinin dikkat çeken bir başka özelliği de, duvarlarındaki kabartmalar ve duvar resimleri. Yedinci katmandan çıkarılan ve Konya Ovası’ndaki volkanik Hasan Dağı’nın patlamasını anlatan M.Ö. 6200 tarihli duvar resmi, Guinness Rekorlar Kitabı’na, “tarihteki ilk manzara resmi’’ olarak geçmiş.

“Bir avuç altının olacağına, bir avuç toprağın olsun...’’ diyor Karapınarlılar. Türkiye’de çölleşmeyle özdeşleştirilen Karapınar, neredeyse yarım asırdır erozyonla gelen çölleşmeye karşı mücadele veriyor. Çatalhöyük’ten 20 km mesafedeki Konya- Karapınar- Niğde karayolu sapağına çıkınca, 60 km sonra Karapınar. 1960’larda kumullar, rüzgarla birlikte verimli toprağı silip süpürmeye başlamış, üst toprak aşınıp taşınınca geriye ürün veremeyecek taşlar, çakıllar kalmış ve ardından göç başlamış. Ancak mücadele durmamış; ağaçlar dikilmış, yeni parklar açılmış. Bugün hâlâ Karapınarlılar, mücadelelerini pekiştirmek için yılda birkaç kez kurak bir arazide toplanıp yağmur duasına çıkıyorlar. Yerli turistin hâlâ tam olarak keşfetmemiş olduğu özel bir jeolojik yapıya sahip bu bölgedeki krater gölleri ve obruklar görülmeli. Bu oluşumlar arasında en ilgi çekici olanı, Meke Krater Gölü. Yerler volkanik yapıdan dolayı simsiyah. Yaklaşık dört milyon yıl önce, bu volkanik kraterde ardarda iki patlama olmuş. Önce krater ağzında bir göl oluşmuş, yaklaşık 9 bin yıl önce olan ikinci patlamada da göl ortasında bir adacık belirmiş. Anadolu’nun bu en genç volkanik oluşumunun suyu tuzlu, gölden yıllarca tuz üretilmiş. 5 km boyunca çevresini dolaşabiliyorsunuz. Etrafında kamp kurmak mümkün. Burası aynı zamanda kuşların önemli bir yaşam ve üreme alanı. Bir başka krater gölü de yüzülebilen Acı Göl. Turkuaz renkli, acı suyu olan göle dağların yansıması büyüleyici. Suda sülfatlı tuzlar olduğundan cilt hastalıklarına iyi geldiği söyleniyor. Bozkırın ortasında, bir tatlı su gölü olan Çıralı Obruğu da kaçırılmamalı. Bu sıradan bir göl değil, bir obruk. Çatlaklı kireçtaşı arazilerde oluşan çöküntülere ya da göçüklere obruk deniyor. Yamaçları mağaralarla dolu obruk, ilkçağlarda önemli bir yerleşimmiş.

“Ben hakim ve kahraman Tuvana Kralı Warpalawas, sarayda bir prens iken bu asmaları diktim, Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin’’ diye yazıyor, Ereğli’deki İvriz Kaya Kabartması’nın üzerinde. M.Ö. 8. yüzyıl, Geç Hitit dönemi krallığının kent merkezindeki İvriz Hitit kabartmalarından geriye sadece bu kalmış. Dönemin tanrı- kralı Warpalawas, bir elinde üzüm salkımı, diğerinde buğday başağı olan Bereket Tanrısı Tarhundas’ın önünde dua ediyor. Karapınar’dan Ereğli 45 km ve İvriz Kaya Kabartması merkezin 17 km güneydoğusunda. Ereğli’den 115 km sonra Niğde.

Niğde’den Taşkale’ye gideceğiniz gün yola erken çıkın. Niğde’de şehir turu yapabilir, buradan Taşkale’ye geçebilir ve ertesi gün Karaman Müzesi’ni gezmek üzere Karaman’da konaklayabilirsiniz. Perşembe pazarının kurulduğu gün Niğde Kalesi civarında olun. Her türlü ürünü köylerinden getiren köylülerin ve güvercin meraklılarının yanından geçip Alaeddin Tepesi’ne yürüyün. Kalenin güneyinde, bir tepenin üzerindeki Alaeddin Camii’nin en çarpıcı yanı Selçuklu taş işçiliğinin belirgin bir örneği olan ve güneş ışınlarının açısına bağlı olarak görünüp kaybolduğu söylenen “Taçlı Kadın Başı’’ figürünün bulunduğu doğu giriş kapısı. İç Anadolu’nun en önemli müzelerinden olan Niğde Müzesi’nin kaydadeğer bir özelliği, eserlerin M.Ö. 8. binden günümüze kadar kesintiye uğramadan, sürekli bir kronoloji içinde sergileniyor olması. Vaktiniz varsa, eski evlerin olduğu Üçler Birinci Sokak, Alpaslan Sokak ve Kara Hafız Sokak’ta dolaşabilirsiniz. Pazarın olduğu gün, sabahın erken saatlerinden öğlene kadar kurulan Halı Pazarı, renkli görüntülere sahne oluyor. Niğde’de ev yemeklerinin lezzetini ve “ev hali’’nin samimiyetini yakalayan Ev Hali’nde (0388 232 32 23) enfes bir kahvaltı, zeytinyağlı sarmalar, sac böreği, çorba, mantı, belirli günlerde taze balık ve çıtır çıtır bir ev baklavası var.

Niğde’nin 9 km kuzeydoğusunda, Kayseri- Adana yolu üzerinde, kaya oyma yerleşimi Gümüşler Manastırı görülmeye değer. 8.-12. yüzyıla ait yapı, tarih boyunca birçok yağmadan kurtulmuş olan freskleri açısından Bizans döneminin en iyi korunmuş manastırı. Siyah- beyaz geometrik desenlerle süslü, yüksek ve zarif sütunların bulunduğu kilisedeki en ünlü fresk taşa oyulmuş nişin içinde “Gülümseyen Meryem Ana’’olarak bilinen ve birçokları tarafından Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sına benzetilen, kucağında çocuk İsa ile duran, uzun boylu, zarif ve dingin Meryem Ana tasviri yer almakta.

Niğde’den Karaman’a doğru giderken, Niğde’den 165 km mesafedeki Taşkale sapağında, “Taşkale/ Manazan Mağaraları’’ yazar. Sapaktan girin, 18 km sonra İç Anadolu’nun gözlerden uzak küçük kasabası Taşkale’de Türkiye’nin şaşırtıcı gizemlerinden biriyle karşılaşırsınız. Taşkale Kanyonu üzerinde, yumuşak tüf kayaya oyulmuş Manazan Mağaraları, aslında Bizans dönemine ait beş katlı toplu yerleşimler. Yöre halkı katlara, Kumkale, At Meydanı ve Ölüler Meydanı gibi isimler takmış. Bugün bir kattan diğerine geçerken, kısa tünellerde sürünmek ve zamanında yüzeylerine el ve ayak için oyuklar yapılmış, dikey bacalara tırmanmak gerekiyor. En üst katta, 100- 150 cesedin ortaya çıkarıldığı Ölüler Meydanı var. Kırk metre uzunluğunda ve beş metre yüksekliğindeki meydanda kayaya oyulmuş beş yüz kişilik kilise, dehlizler ve tüneller göreceksiniz. Taşkale’nin içinde, yine tüf kayaya oyulmuş bugün hâlâ kullanılan ve sayısı 250’yi bulan buğday ambarları Taş Ambarları ve bu ambarlardan birinden dönüştürülen sonra da Taş Mescit adıyla camiye çevrilen eski şapeli kaçırmayın. Orta Asya’dan gelen Türkmen yörüklerinin yaşadığı Taşkale, bir zamanlar kök boya halılarıyla ünlüydü. Bugün hala evlerde tek tük çeyiz için halı dokuyanlar var. Kızıl Oğuz boyundan olan ve kendilerini Kızıllar olarak adlandıran Taşkaleliler, Asya göçebelerinin yaşamında önem taşıyan şaman ritüellerinin bir kısmını sürdürüyorlar. Bir zamanlar düğünlerde eğlenmek için oynanan Seyirlik Oyunları, artık sipariş veren misafirler için organize ediliyor. Taşkale’nin tepesinde, bol oksijen alabileceğiniz Taşkale Gürlük Alabalık Tesisleri’nde (0338 235 43 11), yoğurt, bal, saç kavurma ve alabalık var. Dönüş için aynı yolu değil, bir başka yolu tercih edin. Taşkale’den, Yeşildere Vadisi üzerinden, 3 km mesafedeki Manazan Mağaraları’nı ve ardından da Yeşildere kasabasını geçerek Karaman’da sona eren 47 km’lik asfalt yol daha manzaralı.

Karaman’dan yeniden Konya’ya dönüp, yolculuğunuzu başladığınız yerde bitirebilirsiniz. Karaman’dan ayrılmadan önce, Karaman Müzesi’ne mutlaka uğrayın. Karaman Müzesi’nde sergilenenler arasında en çok merak edilen, Arkeolojik Salon’un ortasındaki vitrinde bulunan, defineciler tarafından Manazan Mağaraları’ndan yuvarlanmış, M.S. 6.-7. yüzyıla ait genç kadın cesedi. Tüf kayaya oyulan bu toplu yerleşimler, ısı ve nemi sabit tutma özelliğine sahip olduğundan ceset çürümeden kalabilmiş. Genç kadının üzerinde giysisi ve yanında desenli kumaş parçaları var. Karaman Müzesi’nin bitişiğinde tarihi Hatuniye Medresesi’nin içindeki Turistik Hatuniye Restaurant’da (0338 214 65 62), mola verebilirsiniz. Yolculuğunuzu biraz daha uzatmak isterseniz, Konya’ya devam etmeyip Karaman’dan güneye Mut’a inen yola girin. Bu yol, Akdeniz kıyısındaki Silifke’ye varır. 200 km’lik bu güzergah, Toroslar’dan Akdeniz’e inerken, tekrar Orta ve Batı Toroslar’ın buluştuğu Taşeli Platosu’ndaki Ermenek’e sapıp burada sona erer. Yol üzerinde Alaoda Mağarası ve özellikle günbatımında Alahan Manastırı görülmeye değer.

İç Anadolu’nun ıssız, bakir rotaları... Kimi zaman Arizona gibi uçsuz bucaksız, kimi zaman Toroslar’ın sarp kayalıklarındaki manastır ve mağaralarla gizem doludur. Toroslar’ı aşınca gökyüzünü kızıl dumanlar kaplar, sarp kayalıklardaki mağaralar nemli ve karanlıktır, halı dokuyan cilveli ve hayat dolu kadınlara rastlarsınız. Bir yolcu, “Toroslar’dan geçerken aşağı bakma’’ demişti, “çünkü bütün hazineler gökyüzünde saklıdır’’...
Fotoğraflar: Yusuf Tuvi- Reyan Tuvi

|