|
Paris Edebiyat Kahveleri
Paris’te güneşin bir an için bile yüzünü göstermesi, uzun süreli bir vaat olmasa bile, Parisliler’in sokağa dökülmesi ve kaldırım kahvelerinin birinde yerlerini almaları için yeterlidir. Gerek toplu taşıma araçlarında gerekse sokaklarda, zamansızlığın ve kentin başa çıkılmaz dinamizminin getirdiği gerginliği taşıyan Fransızlar’ın yüzü en çok bu kahvelerde güler, en doğal halleri hakkında en çok buralarda açık verirler. Paris kahveleri, kent yaşamının nabzının tutulduğu yerlerdir. Bir Paris kahvesindeki insan mozayiğine her yerde rastlanmaz. Haute couture giyinen hanımlar, kibar beyefendiler, turistler, öğrenciler, din adamları, işsizlik parasını yiyen ekabirler, yazarlar, şairler, filmciler, sanatçılar hepsi burada biraraya gelir.

Yıllar boyunca sayısız yazar ve sanatçı ilhamını ışıklı şehir Paris’in kaldırımlarındaki kahvelerde aradı. Edebiyat, politika, felsefe ve sanat tüm değişimleriyle farklı simalar tarafından aynı mekanlara taşındı. Paris’in ’’Kaldırım Akademisi’’nde yerini alanlar, üretenler ve sancı çekenler entelektüel Fransa’nın tarihinde önemli izler bıraktılar. Bugün o yıllardaki yoğunlukta siyasetin, felsefenin ve sanatın soluk soluğa yaşandığı bir atmosfer yok artık. Paris edebiyat kahvelerinin eski dostları yaşamlarının yarısını ‘’o masada, şu pencere kenarında’’ geçirdi. Düşündükleri, savundukları ve yarattıkları hep bu ortamlarda olgunlaştı. Bugün o masalarda dirsek çürütenlerin arasında kimler yok ki: Boris Vian, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Simone Signoret, Hemingway, Rimbaud, Aragon, Picasso, Modigliani, Troçki, Charlie Chaplin, Yves Montand... Signoret’in kendi adına yaptığı saptama aslında hepsi için geçerliydi:’’Artık iş dönüşü eve gitmeden önce oraya aceleyle uğrayanlardan biri değil, her gün orada bulunan, daha doğrusu yaşayanlardandım’’.

Paris’te bir akşamınızı mutlaka St-Germain des Prés’ye ayırın. Tarihi bir kahve seçip, edebiyat severlerin, antika koleksiyoncularının ve moda takipçilerinin arasına karışın. Efsanevi yazarlar Sartre, de Beauvoir, Camus, Hemingway, Fitzgerald, Pound, Stein ve Joyce buralarda takılırlar, içer, yazar ve derin tartışmalara dalarlardı. Saint-Germain-des-Pres, bugün Paris’in en pitoresk, canlı ve zengin bölgelerinden biri. Bugün seçkin bir mahalle olması bir yana geçmişte kentin bu kısmında sanat, felsefe, politika ve bilim alanında yaşanan gelişmelerin buradaki toleranslı ve rahat ortamın oluşmasındaki etkisi büyük. Butikler, galeriler ve antikacılarla gittikçe şıklaşan mahalle, geçmişte aydın kesimin başını çeken Sartre ve Beauvoir ile mahzenlerdeki caz barlarda şarkı söyleyen Juliette Greco ve Leo Ferre’nin kemiklerini sızlatsa da, Saint-Germain-des-Pres bugün hâlâ kentin en keyifli yerlerinden.

Paris’in politika, edebiyat ve sanat çevrelerinde yerini sağlamlaştırmak isteyen herkes her şeyden önce buralara kabul edilirlerdi. Bu kahveler arasında ikisi hâlâ aynı köşelerinde duruyorlar: Les Deux Magots ve Cafe de Flore... Les Deux Magots (www.lesdeuxmagots.fr), aslında 17. yüzyılda bir ipek ticarethanesiydi. Seine Nehri’nden gemilerle kente ulaşan Çin ipeklileri Parisli şık bayanlara burada sunulurdu. 18. yüzyılda burası sadece içki satılan bir mekan haline geldi. Les Deux Magots’nun bugünkü binası 1914’e ait. Jean-Paul Sartre ve hayat arkadaşı Simone de Beauvoir çalışmaya sık sık buraya gelirler, yan yana iki küçük masaya yerleşerek sigara üzerine sigara içer ve durmaksızın iki saat boyunca varoluşçuluk üzerine yazarlardı. Onlardan önce buranın müdavimleri olarak, Fransız ozanlar Verlaine, Rimbaud ve Mallarme vardı. Picasso, Giacometti, Hemingway, Prevert, Aragon, James Joyce da burasının tutkunu oldular. Bir dönem şarap mahzenlerini tercih eden varoluşçulardan önce Andre Breton’un himayesindeki sürrealistler Deux Magots’nun kapısının tam karşısındaki masalarından, içeri yeni girenlere hiç çekinmeden takılır ya da yüksek sesle sürrealizm karşıtı gazetelerde yazanlara hakaret ederlerdi. Les Deux Magots’nun 1933 yılında ilk kez verilen edebiyat ödülü de yetenekli yazarları eleştirmenlerle tanıştırması açısından önemli bir yenilikti. Bugün, Saint-Germain-de-Pres’ye gelenlerin çoğunun buluşma yeri olan Les Deux Magots, Paris’in en pahalı kahvelerinden biri. Birçok kahvede olduğu gibi kaldırımlara park edip kasklarıyla içeri giren motosiklet tutkunu Parisli gençlere, Hemingway, Beauvoir ve Sartre isimlerinin kazılı olduğu pirinç plaketlerin bulunduğu köşeleri inceleyen turistlere ve her halinden klas olduğu belli Parisliler’e burada rastlamak mümkündür.

Geceyi uzatıp St. Germain’de biraz vakit geçirmelisiniz. Gecenin sonunda, özellikle aşıksanız alacakaranlıkta döküm fenerlerle aydınlatılmış köprüden yürümeli, eski otellerin barlarında şampanya yudumlamalı, mum ışığındaki loş bistrolarda başbaşa yemek yemelisiniz. Yalnız da olsanız nasıl olsa hemen yanınızda aşık olunacak harika bir kent var: Paris. Yalnızlıktan tatlı kriziniz tutarsa, Gérard Mulot’ya (www.gerard-mulot.com) uğrayın. Daha görmeden kokusu size gelir zaten. Önce meyvelerin renkleri çarpar sonra mideniz gerçek bir Fransız tatlısıyla tanışır. Burası Jardin du Luxembourg’dan (Luxembourg Bahçeleri) çok uzak değil. Bir piknik için gerekli her şeyi buradan alabilirsiniz. İyi hava Parisliler’in parkların, köprülerin ve Seine Nehri’nin kıyılarının yolunu tutmaları için yeterlidir. Bunların arasında, Jardin du Luxembourg’un kentlilerin kalbinde ayrı bir yeri vardır. Napoleon, bu bahçeleri Paris’in çocuklarına adamıştır ve birçok Parisli de çocukluğunu burada küçük kayıklarını havuzda gezdirerek, kuklaları seyrederek ve atlıkarıncaya binerek geçirmiştir.

Saint-Germain-de-Pres’nin bir başka köşesindeki Cafe de Flore’un (www.cafedeflore.fr) da geçmişi oldukça hareketliymiş. 20. yüzyılın başında bu kahve ilginç olaylara sahne oluyor. ‘’L’Action Française’’ olarak adlandırılan milliyetçi hareketin kıvılcımları burada da tüm yoğunluğuyla hissediliyor. Gizli buluşmalar burada gerçekleşiyor. Ünlü Fransız yazar ve milliyetçisi Maurras bir taraftan bu hareket için arkadaşlarını toplarken, aynı mekanın kırmızı kadife kanepeleri üzerinde de Apollinaire ‘’Paris Geceleri’’ şiirini yazıyor. Her zaman olduğu yerde, kapıyla merdiven arasındaki soldan ilk, cam kenarındaki masa... 1914’e kadar birçok yalnız, aylak ve muzip erkek geliyor kahvenin terasına. Bunlar şairin tek ayaklı yuvarlak masasının etrafına toplanıyorlar. 1930’larda sürgündeki Sovyet siyasetçi Troçki, Stalin’e karşı aynı masalardan yazıyor ve hatta yazdıklarının bazılarını da Renault fabrikasında işçi olarak çalışan ve pazar öğleden sonraları oraya çay içmeye gelen yorgun ve ürkek bir gence okuması için ödünç veriyor. Bu Uzakdoğulu genç, yıllar sonra Çin’in güçlü adamları arasına girecek olan Çu En Lay... Brigitte Bardot’yu yıldız yapan yönetmen Roger Vadim, Albert Camus, Simone Signoret, Colette ve çapkın kocası Willy de buranın sıkı müdavimleri. Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ise kahvenin ortasındaki sobanın yakınında yerlerini almakta gecikmiyorlar. Varoluşçuluğun doğuşu bu döneme rastlıyor. Öğlenleri kahvenin terası sürrealist Andre Breton ve arkadaşlarının istilasına uğruyor. Gecelerin adamıysa Albert Camus. Kahvede yapılan yumurta savaşları (çiğ ya da pişmiş!) meşhur. Bunlardan bazen Prevert kardeşler, bazense uslanmaz bir çapkın olan Boris Vian nasibini alıyor. Brigitte Bardot, Alain Delon ve Jean Paul Belmondo’nun tercihi olan kahvenin terası Simone Signoret’nin de favorisiydi. Signoret’ye nasıl oyuncu olduğu sorulduğunda, şu cevabı veriyor: ‘’Özgürlüğümün ilk günlerinde geçerli nedenler bulup tüm zamanımı Flore’da geçirerek...’’.

Kahvede üzerine titrenen simalarından biri de Picasso’ydu. Ressam buraya geldiğinde hep aynı ritüel yaşanıyordu. Garsonlar Jean ve Pascal koşarak Picasso’yu o vazgeçemediği trençkotundan kurtarıyorlar, kahvenin sahibi Mösyö Boubal onu selamlıyor ve hemen Gauloise’ını yakıyor. Picasso kasada duran uzun boylu, güleryüzlü sarışın Madam Boubal’le kibarca konuşuyor ve yarım şişe Evian ısmarlıyordu. Le Marais’deki Picasso Müzesi (www.musee-picasso.fr), ne yazık ki restorasyon nedeniyle kapalı ve ancak 2013 baharında açılacak. Dünyanın en zengin Picasso koleksiyonu bu müzede. Müzenin özelliği Picasso’nun en ünlü yapıtlarına sahip olması değil burada ‘’Picasso’nun Picasso’’ları, yani ressamın en çok değer verdiği resim ve heykellerinin bulunması.

‘’Özgürlüğün yolları Flore’dan geçer...’’diyen Sartre’ı 1939’da ilk kez Beauvoir getiriyor buraya. Genç felsefe öğretmeni çok hoşlandığı bu yerde ateşkesten sonra zamanının neredeyse yarısını geçireceğini tahmin etmiyor o anda. Boubal burayı ‘’birinci adresi’’ haline getiren Sartre’dan şöyle bahsediyor.’’Sartre benim en kötü müşterim... Önündeki kağıdı karalayarak saatler geçiriyor, üstelik sabahtan akşama kadar da ısmarladığı tek içeceğin başında direniyor’’... Sartre’ın bu tutkusunun en büyük nedeni salonun ortasındaki büyük kömür sobası... 1942’nin sert kışında burası edebiyat kahvesi özelliğini yitiriyor. Müşterilerin çoğu asetilenin titrek ışığında, oldukları yere gömülmüş, büzülmüş ve atkılarıyla korunmaya çalışarak yazıyorlar. Diğerleri ise onları rahatsız etmeden kısık sesle konuşuyor.
Simone de Beauvoire’ın o yıllardan kalma çok canlı tasvirleri var. Kahvenin sahibi ve çalışanlarından çok, bu kahramanların dünyası ilgilendiriyor onu. Savaş bitince Sartre ve Beauvoir canlarını sıkan gazetecilerden ve varoluşçuluğun sahte taraftarlarından uzaklaşmak için Flore’dan vazgeçiyorlar. Burada geriye moda dünyasından Givenchy, Lagerfeld ve Laroche gibi bir kaç sima, ünlü mankenler ve Roland Barthes kalıyor.

Paris’in modanın mabedi olmasından dolayı klas ve burnu büyük bir havası vardır. Kentin mütevazı yüzüyse sokak pazarlarında ve çarşılarında ortaya çıkar. Paris, şirin bir köy havasına bürünür. Sadece alışveriş mekanlarıyla değil bu pazarlar bütün mahallenin biraraya geldiği sosyal alanlardır. Parisliler tüm doğallıklarıyla tekerlekli alışveriş çantalarıyla dolaşır, satıcılardan yapacakları yemek için ipuçları alırlar. Montparnasse’taki Marché Edgar Quinet ya da Les Grands Boulevards’daki Hôtel Drouot pazarları dolanmanıza değecektir. Rue Mouffetard’da kurulan pazar Paris’in en iyilerinden.

‘’Işıklar Kenti’’ Paris’i görmenin en iyi yolu tabana kuvvettir. Yürüyüş turları düzenleyen birçok şirket var. Dan Brown’ın ‘’Da Vinci Şifresi’’nin izinde Paris’i keşfedebilir, II. Dünya Savaşı rotasında Paris tarihinin en karanlık dönemine adım atabilir ya da Fransız Devrimi yürüyüş rotasında monarşiden giyotine giden yolu katedebilirsiniz. Ayrıca Montmartre ya da Quartier Latin (Latin Mahallesi) gibi Paris’in mahallelerini de detaylı gezebilirsiniz. Paris’te hüzün de mezarlıklar da kentin ruhunun bir başka yüzüdür. Hatta mezarlıklar, Paris turunun vazgeçilmez duraklarındandır da. Bu mezarlıklar sanata ve tarihe ilgi duyan herkesin ilgisini çekecektir. Kentin en ünlü mezarlığı Pere Lachaise’tir (www.pere-lachaise.com). 48 hektarlık bir alana yayılmış mezarların birçoğu adeta küçük mermer evlere benzer. Mezarlığın ünlüleri arasında besteci Chopin, yazarlar Molière, Apollinaire, Balzac, Proust, Wilde, Gertrude Stein ve Colette; ressamlar Delacroix, Pissarro, Seurat ve Modigliani, şarkıcı Édith Piaf and Rock tanrısı Jim Morrison bulunuyor. Père Lachaise’ten sonra en önemli mezarlık olan, 1798 tarihli Montmartre mezarlığında ise Émile Zola, Alexandre Dumas ve Stendhal gibi yazarların, Offenbach ve Hector Berlioz gibi bestecilerin, ressam Edgar Degas’nın ve yönetmen François Truffaut’nun mezarları var. Burada sadece mezarları değil mezarları ziyaret eden Parisliler’i de gözlemleyebilirsiniz.

Montmartre’da, Paris’in en yüksek tepesinde bulunan Sacré-Cœur (Kutsal Kalp) Bazilikası’nın (www.sacre-coeur-montmartre.com) 234 basamakla çıkılan kubbesinden kentin en muhteşem manzaralarından birini görebilirsiniz. Açık bir günde görüş mesafesinin 30 km’ye ulaştığı oluyor. 1874 tarihli kilisenin içine girin, fazla turistik olsa da civarında dolaşın, portre yapan ressamları izleyin. 1910’larda Montmartre’da yoğunlaşmış olan ressamlar bir yer değişikliğine karar verirler. Seine Nehri’nin sol yakasına inerek Montparnasse’taki akademide ders veren Matisse’in Alman öğrencilerine tahsis edilmiş Le Dôme’un civarına yerleşirler. Kısa sürede burası Batı ve Kuzey Avrupa’dan gelen aydınların buluşma yeri olur. O günlerde henüz tanınmamış bir ressam olan Modigliani Le Dôme’un taraçasında yok pahasına sattığı eserlerden kazandığı parayla karnını doyurup ayakta kalmaya çalışıyordur. Bugün artık kentin pahalı kafelerinden biri olan Le Dôme, o bohem havasını tamamıyla yitirmiş görünüyor.

Montparnasse renkli gece yaşamı ve kahveleriyle elde ettiği şöhreti La Rotonde’a (www.rotondemontparnasse.com) da borçludur. 1910’dan 1930’a kadar yeryüzünün en tanınmış yerlerinden biri olan kahveye uğramadan edemeyenler arasında Charlie Chaplin ve sürgündeki Troçki ile Lenin vardı. Ayrıca Japonlar, iri yarı Amerikalılar, Ruslar, Çerkezler, İsveçli gençler, mankenler, ısmarladıkları cafe-creme ya da kokteyllerinden önce sigara üzerine sigara içen genç kızlar da, kentte benzerine rastlanmayan bir tablo oluşturuyorlardı. Bohem yaşamın, burjuvaziyi hor görmenin, mizahın ve sarhoşluğun öğretildiği bir başka ‘’kaldırım akademisi’’ de La Coupole’du (www.lacoupole-paris.com). Bir zamanlar Chagall, Man Ray ve Sartre’ın uğrak yeri olan bu kahve bugün şık restoranı ve gece kulübüyle hâlâ Montparnasse’ın en ışıltılı köşelerinden birinde. Hemen karşısındaki Le Select ise daha çok Atlantik’in ötesinden buranın ününü duyup kendilerini yaratıcı ortamın içine atan Amerikalılarla doluyordu. Amerikalı yazar Harold Stearns’e göre burası ‘’sarhoş, yarı sarhoş, çeyrek sarhoş ve ayık manyaklarla dolu bir tımarhane’’ idi. Gerçekten de burada olaysız tek bir gün geçmiyordu.

Montparnasse’ın en önemli olaylarının yeri La Closerie des Lilas (www.closeriedeslilas.fr) idi. Bugün kahve ve çay servisi için ayrı bir salonu, bir barı ve seradaymışsınız hissi veren yeşilliklerle kaplı lüks bir restoranı bulunan mekan aslında 19. yüzyılda karşı köşesinde bulunan Buller kır kahvesinin devamıydı. Bugün duvarlarındaki gravürlerde, o günlerin yansımalarını, uzun silindir şapkalı beyefendileri, şemsiyeli şık bayanları ve kaçamak yapan öğrencileri görmek mümkün. 1830’larda Buller’de ağaçların altında müzik çalınır ve balolar düzenlenirdi. ‘’Ozanlar Prensi’’diye anılan, yazar ve şair Paul Fort, bir gün dünyanın dört bir yanında bulunan yazar, çizer, sanatçı ve şairlere birer mektup göndererek onlara Paris’e uğrarlarsa Closerie’de buluşma çağrısında bulunur. Kahve kısa bir sürede kavuştuğu uluslararası ünle, birçok aydının buluşma yeri oluyor. Şair, ressam ve entelektüellerin yanısıra buraya uğrayan yasak sevgililer kahvenin atmosferine gizemi, kadın inceliğini ve aşkı taşıyorlar. Bu kahvenin tiryakilerinden biri de Yahya Kemal idi. Ayrıca ünlü tiyatro yazarı Strindberg, yazar Andre Gide ve Lenin de buranın alışılagelmiş simaları oldular. Closerie’nin altın defterindeki imzalar, dizeler ve çizgiler de ünlü isimlere ait: Salvador Dali, İspanyol yönetmen Luis Bunuel, Yul Bryner, Fransızlar’ın ölümsüz şarkıcısı Tino Rossi, Romy Schneider, İzmirli şarkıcı Dario Moreno... Closerie’nin 1991’deki kaybı ise Yves Montand oldu. Bir başka yüz ise Ezra Pound’la edebiyat tartışan, Paris’e henüz gelmiş çiçeği burnunda yazar Hemingway...

|