|
Bir başka İspanya: Endülüs
İspanya’nın en tutkulu bölgesidir, Endülüs. Ateşlidir, romantiktir, dünya umurunda değildir… Arapça’daki haliyle al-Andalus, rengarenk bir yelpaze gibi önünüzde açılırken saray bahçelerinden tapas barlarına, flamenkodan boğa güreşlerine her anıyla büyüler. Endülüs’ü en iyi Sevilla, Cordoba ve Granada anlatır.

Endülüs üzerine ne var ne yok hepsini bir çırpıda yaşamak isterseniz, bölgenin başkenti Sevilla, bunda iddialıdır. Burada Endülüs yaşam tarzını en saf ve gerçek haliyle yakalamanız mümkün. Bölgenin en şenlikli, tutkulu ve romantik festivali Semana Santa’nın (Kutsal Yortu Haftası) kutlandığı Endülüs’ün bu en büyük kentinde, bölgenin en iyi tapas (meze gibi küçük tabaklarda gelen iştah açıcılar) barları, en çılgın gece hayatı ve stil sahibi güzel, yakışıklı insanlar var. Sokaklarda, Sevilla havası ve insanıyla farkını hemen hissettirir. Sevilla ayrıca, diğer tüm Endülüs kentlerine rakip olacak kadar çok dar, kıvrımlı sokaklara, ortaçağ geçitlerine, portakal ağaçlarından yayılan kokularla dolu, romantik meydanlara sahip. Endülüs geleneğinin iki sembolü flamenko ve boğa güreşinin evi burası. Roma, İslam, Gotik, Rönesans ve Barok mirası ve mimarisi Güney İspanya’da eşsiz. Sevilla’nın en akılda kalan sanatlarından biri de, eğlenceleri. Gece kalabalıklara karışın, şarap içilen küçük meydanlarında, tapas barlarında, kulüplerde Sevilla usulü gece hayatı nasıl olur deneyimleyin. Ancak Sevilla diğer kentlere göre biraz daha pahalı olduğu gibi alıştığınız özenli servisi de burada göremeyebilirsiniz. Temmuz ve Ağustos’ta sıcaktan kentliler burayı terk ederler.

Büyüleyici atmosferi ve şenlikli gecelerdeki neşe saçan halkıyla, kent yaşamı dikkat çekiyorsa da geçmişindeki şaşaalı günlerini yansıtan Müslüman zamanların Alkazar’ını, Hıristiyan döneme ait Katedral’i ve İspanyol sanatının altın çağının resimlerinin sergilendiği Museo de Bellas Artes’i de kaçırmayın. Doğa meraklıları için, Kuzey Sierra Milli Parkı ve Carmona, Ecija, Osuna ve Estepa gibi eski kentler de ziyaret etmeye değer. Sevilla, ülkenin en iyi flamenkosu, boğa güreşi ve tapas barlarıyla ünlüdür. Guadalquivir Nehri’nin batı kıyısında, bir zamanlar Roman nüfusun yaşadığı Triana Barrio mahallesi, bugün flamenkonun doğduğu yer olarak kabul ediliyor. Oteller sizi daha çok pahalı, turistik, yerlere yönlendireceklerdir. Gerçek atmosferi yaşamak istiyorsanız buna karşı koyun ve her gece flamenko yapılan, giriş ücretsiz barları tercih edin. Boğa güreşine gelince; Paseo de Cristobal Colon’daki Plaza de Toros de la Real Maestranza İspanya’nın en ünlülerinden. 14 bin kişilik arena, İspanya’daki en eski ve en görkemli ‘’plazas de toros’’lardan (boğalar meydanı) biri. Ayrıca İspanya’nın müdavim olan, en bilinçli seyircisine sahip. 1760- 1763 yıllarında Sevilla halkı burada Pazar akşamüstlerinde birçok dudak uçuklatıcı ana şahit oldu. Boğa güreşine kalbiniz dayanmayacaksa, arenanın turuna katılabilir, göz alıcı kostümlerin sergilendiği müzesini ve matadorların kader anlarıyla yüzleşmeden önce dua ettikleri şapeli görebilirsiniz.

Kent dışında konaklamak isterseniz, lüks ancak tipik bir seçenek, El Bulli Hotel Hacienda Benazuza (www.elbullihotel.com). 10. yüzyıla ait bu kırsal saray, Sevilla’ya 15 km mesafede. Zeytin ve portakal ağaçlarıyla çevrili otel, palmiye ağaçlı avlusu ve dekorasyonuyla, mütevazı bir şato görünümünde. Ünlü restoranı La Alqueria’da hem İspanyol hem de uluslararası mutfaklardan seçenekler var.

Guadalquivir Nehri boyunca uzanan Sevilla, orta kısmı, Plaza Nueva ve Avenida de la Constitucion dışında, dar, kıvrımlı eski sokaklar ve küçük meydanlarla dolu. Sevilla’nın, Kristof Kolomb’un mezarının da olduğu muhteşem Katedral’i bugün Almohad Camii’nin yerinde. 13. yüzyılda Sevilla Hıristiyanlar’ın eline geçtikten sonra cami, iki asır boyunca kilise olarak kullanılmış. O tarihte kilise otoriteleri, binanın harab olmasını ileri sürerek, camiyi yıkarak yeni bir inşaata başlamışlar. ‘’Öyle bir bina yapalım ki ileride, insanlar bizim deli olduğumuzu söylesinler’’ diyerek dünyanın en büyük katedrallerinden birini yapmışlar. Müslüman döneme ait Puerta del Perdon ile Avenida de la Constitucion üzerindeki süslü kapılar dışında, bu Gotik Katedral’in dışı oldukça kaba, bu da içerideki hazinelere belirgin bir tezat oluşturuyor. 90 metre yükseklikte, tuğla kule Giralda Kulesi, Almohad devrinin en parlak zamanı olan 1184- 1198 yıllarında yapılmıştı ve aslında caminin minaresiydi. Işık oyunlarıyla değişimi, zarif tuğla şekilleri ve pencereleriyle Giralda, İspanya’nın en mükemmel İslam eseri. Giralda’nın en üst bölümü, çandan itibaren, 16. yüzyılda ilave edilmiş. İnancı temsil eden, ancak kopya olan bronz rüzgar gülü El Giraldillo, Sevilla’nın sembolü. Giralda’ya, zor olmayan ve muhafızların at üstünde yukarı çıkabilmeleri için yapılmış rampalardan çıkabilirsiniz. Tepeden şehrin harika manzarasını ve ardarda sıralanan kuleleri görün. Puerta del Perdon’un hemen ardında altmış portakal ağacıyla, bir zamanların cami avlusu var.

Kentin bir başka görkemli abidesi, saray- kale Alkazar. Burada kralların yaşamlarına ve aşklarına kulak verin. Alkazar, Sevilla’nın Kordoba valileri için 913 yılında yapılmış bir kale. 11. ve 12. yüzyıllarda krallar başka saraylar ilave etmişler. Kompleksin bütünü, sonradan gelen krallar tarafından Alkazar’ın muhteşem bahçeleriyle beraber genişletilmiş. Kral Pedro’yu etkisi altına alan sevgilisi Maria hakkında bugüne birçok söylenti kalmış. Bunlardan biri; sevgililerinin Maria’nın yıkandığı suyu içmek için sıraya girdiği! 1995’te Kral I. Juan Carlos’un kızının düğünü Sevilla Katedral’inden sonra burada yapılmıştı. Bugünse hala kral ve kraliçe Sevilla’ya geldiklerinde Alkazar’da kalıyorlar.

Granada’nın havasından geçilmez. Ardında yükselen muhteşem Sierra Nevada dağlarıyla Elhamra Sarayı, gizemli, dar kıvrımlı arnavutkaldırımı sokaklarıyla eski Müslüman mahallesi Albayzin ve şair Federico Garcia Lorca’nın geride bıraktıkları, Granada’yı vazgeçilmez yapmaya yetiyor da artıyor bile. Çok katlı binalarıyla, merkezi sizi hayalkırıklığına uğratsa da kent, genç, çılgın ve dinamik. Endülüs’ün en yüksek dağları Sierra Nevada ve güneyindeki muhteşem Las Alpujarras vadileri ile doğası da avuntunun ötesinde keyif veriyor. Kentin İslam geçmişi o kadar da uzakta değil. Granada’nın eski Müslüman meydanı Albayzin’de varlığı fazlasıyla hissedilen Kuzey Afrikalı nüfus, burayı kebap dükkanları ve çayhanelerle doldurmuş ve bir de cami inşa etmişler. Albayzin Meydanı, Endülüs’e gelişi 15. yüzyıla dayanan çingeneleriyle tam bir renk mozaiği. Meydanın ismi Arapça ‘’el baizin’’den türemiş, yani ‘’atmaca avcılarının yeri’’ anlamına geliyor. Dik, kıvrımlı, arnavutkaldırımı sokakları ve büyüleyici eski zaman köşkleri olan ‘’carmen’’leriyle Albayzin’den Elhamra Sarayı’nın en güzel manzaralarını görmek mümkün. Seyir tepesi Mirador del Rolanda’dan Elhamra Sarayı karşınızda haşmetle yükselir. Elhamra’nın arkasındaki karlı sıradağ Sierra Nevada’lar bu noktadan sanki dokunacakmışcasına yakındır.

Kentleri Hıristiyanlar tarafından istila edilince buraya yerleşen Müslümanlar’ın mahallesinde o dönemden kalma çeşmeler ve surlar kiliseler ve carmenlerle içiçe. İsminin köklerini borçlu olduğu atmacaları omuzlarında gezdiren tek tük kişiye rastlayabilirsiniz. Fotoğraf çektirmek isterseniz, turistik de olsa işte size bir Granada hatırası. Endülüs havasını solumak için sokaklarda, mahallelerde dolaşın, evlerin, saksılardan dökülen çiçeklerin keyfine varın, yaşamı gözlemleyin. Akdeniz mahallelerinin olmazsa olmazı ‘’patio’’ yani avlularıdır. Yaşamın bir avlu etrafında şekillendiği ve ‘’morisca’’ denilen eski Arap evlerini görün, 13. yüzyıldan beri devam eden bir gelenek olan ve cumartesileri kurulan Plaza Larga’daki pazarın kalabalığına karışın, ‘’Tartılar Kemeri’’ anlamına gelen ve İslam döneminde pazarda hile yapan satıcıların tartılarıyla birlikte teşhir edildiği su kemeri Arco de Las Pesas’ın hikayesini öğrenin... Albayzin’de yürürken üzerinde ‘’carmen’’ yazan evler dikkatinizi çekecektir. Arapça’da ‘’carmo’’, ‘’üzüm asması’’ anlamına geliyor. Asmalı çardakların bulunduğu bu evler, bir zamanlar bağlık bahçelikti. Bahçelerin özelliği el değmemiş, kendi hallerine bırakılmış olmalarıydı. Asmaların meyve ağaçlarına dolandığı, doğanın ehlileştirilmeye çalışılmadığı bu bahçeler bugün artık soylulaştırılmış.

Albayzin’in seyir terasından, günbatımında bir zamanların ‘’Kırmızı Saray’’ı Elhamra’yı kaçırmayın. Sarayın ismi, Arapça’dan kırmızı sözcüğünden türetilmiş. Bunda güneş batarken kule ve surların üzerine vuran kırmızılığın payı olabilir. Sarayın üzerinde durduğu tepenin ismi de La Colina Roja yani ‘’Kızıl Tepe’’. Sarayın yapılış tarihi, 1238, yaptıran, Nasriler’in ilk kralı Ibn el-Ahmar. Sülale, Garanada’ya gelen son Müslüman hanedan Beni Ahmarlar yani Kırmızı Oğulları. Yılda iki milyonu bulan ziyaretçi sayısıyla Elhamra Sarayı, İspanya turizminin en güçlü mıknatısı. Burayı sabahın erken saatlerinde ya da akşamüstü gezmekte yarar var. Hatta eğer sihirli bir deneyim yaşamak isterseniz, bazı odalar kapalı olsa da, sarayı gece gezmek de bir seçenek olabilir. Sarayda dolaşmak kadar saraya yürüyerek gitmek de size başka bir perspektif verecektir.

Kale şeklindeki yerleşim ilk inşa edildiğinde evler, okullar, kışlalar ve bahçelerden oluşuyormuş. Bugün geriye sadece Alcazaba ve Palacios Nazaries kaldı. Esas kale olan Alcazaba’nın kulesinden Albayzin, Sacromonte ve dev bir Gotik ve Rönesans mimarisi örneği olan Katedral görülüyor. Bir zamanlar kulenin çanı, sulama sisteminin açılıp kapanmasının haberdar edilmesinde, hem Araplar hem de Hıristiyanlar tarafından kullanılmış. Şık evleri, çeşmeleri ve dingin havuzlarıyla Elhamra’nın kalbi Palacios Nazaries’in (Nasri Sarayı) harem dahil üç bölümü var. Patio de los Leones’in 12 aslanlı çeşmesini kaçırmayın. Sala de Los Abencerrajes, sarayın en güzel galerilerinden biri. Havuza yansıyan bezeli tavanı ve yıldız şekilli kubbesi etkileyici. İslam sanatının örneklerinin sergilendiği Elhamra Müzesi’nin yanısıra haftanın belirli günlerinde ziyarete açık olan Banos Reales’i (Kraliyet Banyoları) de görebilirsiniz. Generalife, yani sarayın bahçesi, saray kadar efsanevi. Nasri krallarının yazlık sarayı olan Genaralife, Arapça kökenli ve anlamı ‘’yükseklerdeki cennet’’. Teraslar ve yürüyüş yolları, kentin en güzel manzaralarını karşınıza çıkarıyor. San Miguel Tepesi’nde Roma katakombları olan mağaraları göreceksiniz.

Bu civardaki keyifli yürüyüşlerden birini de Darro Caddesi’nde yapabilirsiniz. Darro Nehri, Kızıl Tepe üzerinde yükselen Elhamra ile Albayzin’in San Miguel Tepesi arasından akar. Cadde üzerinde Paseo de Los Tristes yani Hüzünlüler Kordonu, Endülüs romantizmini en iyi hissedeceğiniz yerlerden biri. Plaza Nueva’da yani Yeni Meydan’da soluklanın. Açık hava bar ve lokantaları geleneği her adımda yaşatılıyor. Meydanın arka sokaklarında doğu esintilerini hissettiren Fas Çarşısı’nda Faslı, Suriyeli ve Lübnanlılar’ın dükkanları, lokantaları ve çayhaneleri var. Çarşı meraklıları için El Caiceria ya da çiçekçi dükkanları ve dondurma yiyebileceğiniz kafeleriyle Bibirambla Meydanı da kentin cazip köşelerinden biri. Kent içindeki yürüyüşlerden hızınızı almazsanız gizemli Las Alpujarras vadileri ya da karla kaplı Sierra Nevada, isabetli seçenekler.

Sevilla ve Granada nefes kesiciyse, Cordoba yeniden nefes alabileceğiniz bir kenttir. Bu bölge, bir zamanlar temiz havası ve rahatlatıcı esintisiyle, sağlık sorunları olan birçoklarını buraya çekmişti. Şimdiyse dingin doğanın tadını çıkarmak isteyen tatilcilerin uğrak yeri. Cordoba’nın en belirgin özelliği, kulağa klişe gelse de, eski ile yeninin olağanüstü bir sentezi olması. İspanyol Müslüman mimarisinin en eski ve en güzel örneklerinden biri olan La Mezquita’nın büyüsüne kapılın, Cordoba avlularında, Alkazar bahçelerinde ve şehir dışında bahar çiçeklerinin tadına varın, Yahudi ve Müslüman mahallelerinin labirentlerinde dolaşın Endülüs’ün en etkileyici arkeolojik alanı olan Medina Azahara’yı gezin, Priego de Cordoba’nın dağlık güney-doğusunu, dramatik bir şeklilde kurulmuş köylerini ve mimari hazinelerini keşfedin... Bunların yanında merkezdeki galeriler, kentin alternatif sinema dünyası ve hafta sonu açılan ve ülkenin en iyisi olan sanat pazarıyla Cordoba’nın çağdaş yaşamıyla tanışın.

Bölgenin ortasından geçen Guadalquivir Nehri’nin bereketli vadisinde bulunan Cordoba, altın çağında Al-Andalus’un (Ortaçağ İspanyası’nın Müslüman yönetimindeki bölgesi) başkentiydi. Zamanın camisi La Mezquita, dünyanın en muhteşem İslam eseri. Her ne kadar Mezquita’nın etrafındaki labirentvari ortaçağ mahalleleri turistleri büyülese de, modern kentin kalbi daha kuzeyde. Yılın büyük bir bölümünde uyuklayan bu kent, nisanın ortalarından haziran ortasına kadar capacanlı. Bu aylarda, gök masmavi, hava tolere edilir bir sıcaklıkta, bahçelerde çiçekler açmış, şenlik zamanı... Cordoba’nın camisi Mezquita (8.- 10. yüzyıl), orijinal İslam yapısına uygulanan Hıristiyan dönemi değişiklikleriyle biraz kafa karıştırıcı olsa da yine de olağanüstü bir eser. Dışının sadeliği içeride göreceğiniz güzelliğe sizi hazırlamakta yetersiz kalıyor. Puerta de las Palmas’dan (Palmiyeler Kapısı) girdiğinizde sizi 850 sütundan oluşan bir granit, mermer ve oniks ormanı karşılıyor. Sütun başlıkları, daha önce burada bulunan ve caminin yapımı için yıkılan kiliseden. Bunların üzerlerinde, kırmızı ve beyaz çizgili kemerler kıvrılırken, tavan da sedir ağacı oymalarıyla süslenmiş. 1236’dan beri katedral olarak kullanılan Mezquita’nın orijinalinin cami olduğundan kuşku duyulmuyor. Tüm bu görkemin içinde güzel mihrabı da dikkatinizi çekecektir.

Ağır tahta kapıların ve demir parmaklıkların ardında hoş bir Cordoba geleneği saklıdır. Asırlar boyu Cordobalılar sıcaktan korunmak ya da misafirleriyle sohbet etmek için sakin ve huzurlu avlularına sığınmışlar. Her yıl mayıs aylarının başlarında, bu avlulara girmek serbesttir. Diğer aylarda ise dış dünyaya kapalıdır. ‘’En Güzel Avlu Yarışması’’ sırasında, özellikle Mezquita’ya yakın olan en dikkat çekici avlular, 17:00’den gece yarısına kadar açık olur.

Herkesin ayakta takıldığı, tipik İspanyol barı, Bar Santos’ta bir mola verin. Duvarlarda matadorların ve flamenko dansçılarının fotoğrafları asılı. Tapaslardan sıkılmış olamazsınız, patatesli omleti harikadır. Daha klas bir deneyim için, Endülüs’ün en geleneksel restoranlarından El Caballo Rojo’nun şık avlusunda ‘’rabo de toro’’ yani sığır kuyruğu yahnisini ya da Endülüs’teki Arap ve Yahudi sentezinin mutfağa yansımasını keşfedin.

Endülüs’te yanınızdan ayırmayacağınız bir kitabınız olsun. Bölgede yaşamış, aynı zamanda İspanya ve Güney Amerika kültür turlarında uzman rehber olan İlker Özünlü’nün ‘’Endülüs’’ü (İş Bankası Kültür Yayınları), sohbet kıvamında yazılmış, Endülüs keyifleriyle dolu bir ‘’kent anlatı’’ rehberi.
Fotoğraflar: Yusuf Tuvi
|