Skip Navigation LinksSeyahat Rehberi > Valizimden Dökülenler > Reyan Tuvi > Güney Fransa
 
  Skip Navigation LinksGüney Fransa

GÜNEY FRANSA

Fransız Rivyerası'nın mavi kıyılarında şaşaalı bir yolculuk

Zengin, ünlü ve bronzlaşmış bedenlerin mabedidir Cote d’Azur (Mavi Kıyı) yani Fransız Rivyerası. Filmlerde, tabloit gazetelerde ve dergilerde öylesine göz boyar ki bu Fransız usulü ihtişam, ister istemez insan seyahat planı yaparken kendini bu şaşaanın dışında bulur. Oysa Akdeniz kıyısı boyunca, Toulon’dan İtalyan sınırına kadar uzanan bu yol, göze, ruha ve damağa hitap edecek çok şey sunar. Yolculuğunuzda, La Colombe d’Or’da yemek yerken Picasso, St. Tropez’de dolaşırken Brigitte Bardot ya da Ferrari marka arabaların cirit attığı Monaco sokaklarında bir prenses eşlik edebilir size. Güneş, deniz, 40 km. uzunluğundaki plaj, lüks restoranlar, pahalı butikler ya da görkemli kumarhaneler umrunuzda olmayabilir. O zaman capcanlı bir halk pazarında dolaşın, Picasso’nun stüdyosunu ziyaret edin, mavi kıyılarda yürüyüş yapın, Fransa’nın en önemli özel sanat koleksiyonlarından birini bir restoranda gezin, pastel renkli kepenkleri, gotik taş işçiliği, dar pasajlarıyla eski şehirlerde kaybolun, petanque oynayan emekli Fransızlarla şakalaşın, tropikal bahçelerde kokuları içinize çekin...

Şeker renkli sarayları, mavi Melekler Körfezi ve eski şehriyle, Fransız Rivyerası'nın başkenti Nice, aynı zamanda bu kıyıların kraliçesidir. Popüler olmasına rağmen, hem huzurlu hem de eğlenceli olmayı başarabilen Nice, Cote d’Azur kıyılarını keşfetmeye başlamak için en isabetli nokta. Burada uygun fiyatlı konaklama bulmak mümkün olduğu gibi Cannes, Monaco ya da Güney Fransa’nın diğer şöhretli duraklarına kısa bir otobüs ya da tren yolculuğu mesafesinde. Fransa'nın bu beşinci büyük kenti, Cannes kadar klas ve endamlı değil belki ama cesur ve pervasız. Burada hiçkimse bikini (sadece altından bahsediyorum) giymek için çok yaşlı değildir. İnsanlar güneşlenmeye Mart’ın ilk günlerinde başlarlar. Plajları taşlıdır ancak ücretsizdir, deniz temizdir ve su ılıktır. Gençlerin özellikle backpacker(sırtçantalılar)’ların Güney Fransa’da akın ettiği kentlerden biridir. Birçok ucuz hostel vardır ve kent oldukça canlıdır. Mont Boron tepesinden, kentin kuşbakışı görüntüsünde ne kadar yeşil olduğu ve evlerinin güzelliği sizi çarpacak. Bir zamanlar burası Avrupa'nın zengin ve elit tabakasının kışlık başkentiymiş. 18. yüzyılda Rus ve İngiliz aristokratları buralarda konaklar inşa ettirmişler. Doğası ve mimarisi gerçekten de etkileyici. Akşamüstleri palmiyelerin sıralandığı Akdeniz kıyısındaki Promenade des Anglais’de (İngiliz Gezinti Yolu) yürümek bir gelenek. Burası bir piyasa yeri olduğu gibi aynı zamanda en görkemli oteller de bu kıyı boyunca sıralanıyor. Burası 1822’de İngiliz kolonisi tarafından deniz kıyısı ve Baie des Anges (Melekler Körfezi) boyunca gezinmek için yapılmış. Rivyeranın görkeminin sembolü bir bina varsa o da bu yol üzerindeki Hotel Negresco (www.hotel-negresco-nice.com). Bir düğün pastası görünümündeki otel, Nice’in sembolü. Kentin altın çağını hatırlatan, 1912 tarihli otel, Beatles’lardan Burton’lara birçoklarını misafir etmiştir. Gustav Eiffel’in yaptığı cam tavan etkileyici. Yukarı katlarda her kat Fransız tarihinde farklı bir döneme gönderme yapar; beşinci katta III. Napoleon, üçüncü katta XV. Louis dönemi... Bütün odalar farklı döşenmiştir. Otelin restoranı, Le Chantecler Fransa’nın en iyi restoranlarından sayılabilir. Atlı karıncası ve Folies Bérgère avizeleriyle Carrousel Room gibi abartılı bir kahvaltı salonu görmek her zaman nasip olmaz. Yine Promenade des Anglais üzerinde, art deco Palais de la Mediterranee gözünüze çarpacaktır. Eski Nice’e doğru uzanan Quai des Etats- Unis de yürüyüş için zevkli bir rota. Ayrıca çeşmelerle, kentin en canlı alanlarından olan Espace Massena, 19. yüzyılın başlarına ait, kemerli, neoklasik binaların çevrelediği meydan Place Massena, kentin iş merkezi Avenue Jean Medecin ve en şık mahallesi Cimiez, Nice’in atmosferini hissetmenize yetecektir.

Eski Nice ortaçağdan kalma. Modern Nice’in ise İtalyan görünümlü, etkileyici binaları var. Eski şehrin kalbi, Cours Selaya. Bu yarı sokak yarı meydan şeklindeki yaya yolu, günlük hayatın en canlı olduğu bölge. Etrafı 18. yüzyıl evleriyle ve gölge yapan ağaçlarla çevrili. Marchaux Fleurs olarak bilinen açık hava pazarı, mimozalar, güller, portakal çiçekleriyle bir pazardan çok adeta bir bahçe. Ayrıca sebzeler, meyveler, fırından yeni çıkmış lezzetlerle burası tam bir cümbüşe dönüşüyor. Dışarıda dizilmiş restoran ve kafelerin masaları dolar taşar, kimileri güneşlenir. Place Felix en moda düşkünü kalabalığı toplar. Görünmek ve görmek isteyenler burada güzel havanın keyfini çıkarırlar. Pazartesi ise antikacıların günüdür. Eski kentte “socca” yiyebileceğiniz birçok yer var ancak bu nohutlu krep ya da gözleme için neden bu kadar tantana yapıldığını merak ederseniz limanın arkasındaki Pipo Socca’ya (13 rue Bavastro, eski şehir) uğrayın. Haftasonları uzun kuyruklar oluşur, çoğunluk bir saat bile beklemeye razıdır. Aç olmasanız da kendinizi durduramamanız muhtemeldir. Kıtır kıtır olması aşçının marifeti. Nice’te bir müze gezmek isterseniz, Musée Matisse görmeye değer. Etrafı Roma dönemi kalıntılarıyla çevrili, 17. yüzyıldan kalma bir villada Henri Matisse’in koleksiyonu sergileniyor. Ressam, geçirdiği sarılığın ardından güneşli havasına ihtiyaç duyduğu ve 1954’te ölünceye dek kaldığı Nice’te yaşadığı yıllarda Cote d’Azur kıyılarına yerleşmiş Renoir ve Picasso gibi diğer ressamlarla dostluğunu sürdürdü. Sanatçının eşyaları ve siyah- beyaz fotoğrafları da müzede sergileniyor.

Nice ya da Cannes’dan yapılan günübirlik bir geziyle görülebilecek Antibes, gerçek anlamda bir Akdeniz kasabası. Arnavut kaldırımı, dar yollar çiçeklerin ve bitkilerin şenlendirdiği bir pazar meydanına çıkar. Limanı genellikle son derece lüks yatlarla doludur. Cap d’Antibes ayrıca kendilerine çamların arasında, yüksek duvarlı villalar inşa ettirmiş olan zenginler için oldukça popüler bir sığınaktır. Antibes, geçmişte Picasso ya da Max Ernst gibi birçok ressamın üretkenliklerinin altın yıllarını yaşadığı bir yer olmuş. 12. yüzyıldan kalma Grimaldi Şatosu’nda bulunan Musée Picasso, dikkate değer. Picasso 1946’da, altı ay boyunca şatoyu stüdyo olarak kullandı. Bugün burada, sanatçının eserlerinden oluşan, kapsamlı bir koleksiyon sergileniyor. Müzede Miro gibi başka ressamların da eserleri var.

Fransız Rivyerası’nda ressamların kendilerini rahat hissettikleri bir başka yer de, St. Paul de Vence. Rus ressam Marc Chagall 1966’da buraya yerleşmişti. Burası aynı zamanda şarkıcı- oyuncu Yves Montand’ın da kıyıdaki favori yerlerinden biriydi. Simone Signoret ile burada tanışıp evlenmişti. Bir zamanlar mütevazı bir kasaba olan, yamaca kurulu St. Paul, aynı zamanda bozulmamış bir yerleşim. Artık bugün, özellikle yazları dar sokakları turistlerle dolup taşsa da sanata değer veren atmosferinden taviz vermiyor. Braque, Chagall, Dufy ve Picasso gibi sanatçılar bugün rezervasyonsuz yer bulmanın imkansız olduğu La Colombe d’Or’da yemek yer, sanat eserleri karşılığında hesaplarını öderlerdi. Restoranın bugün Fransa’nın en önemli özel sanat koleksiyonlarından birine sahip olması şaşırtıcı değil. Ancak sergilenenleri görmek için, içeriye kısaca bir göz atmakla olmuyor, bir masanız olması şart. Ama bölgenin en güzel müzesi olan Foundation Maeght, herkese açık.

Villefranche- sur- Mer, Nice’ten Menton’a giden yolda, Cote d’Azur’un en pitoresk körfezlerinden birinde, küçük bir liman. Cap Ferrat Yarımadası’na bakıyor. 14. yüzyıldan kalma iyi korunmuş bir eski kenti, 16. yüzyıldan kalma bir kalesi ve bir asır sonrasına ait bir kilisesi var. Eski kenti çevreleyen ve balıkçı limanına inen merdivenlerle bölünen dar sokaklarda gezinirken ara sıra deniz yüzünü gösterecek. Rue Obscure eski kentin en görmeye değer sokaklarından.

Bu kadar lüks otelin, fiyakalı restoranın, fahiş fiyatların doğal karşılandığı butiklerin hayatta kalmasını sağlayan, parayı fütursuzca harcayanlar ve limanındaki dev yatlar olmalı. Söz konusu Cannes tabii... Fransız Rivyerası’nın şöhretlisi... İsmi çoğunlukla merak uyandırsa da, Le Suquet olarak bilinen kumsal boyu yürüyüş yolu ve plajlarında güneşlenme imkanı dışında sunduklarına bakarak, Cannes’da bir günden fazla vakit geçirmeye değmeyeceğini düşünenler azınlıkta değildir. Kentin felsefesi, “hayat bir festivaldir”. Kentin ismi dışındaki en büyük ünü Cannes Film Festivali’nden geliyor. Mayıs ayında, on gün boyunca ünlülerin geçidine şahit olan kentin nüfusu, bir gecede üçe katlanır. Palais des Festivals’de, kırmızı halıda yürüyenler ilgi odağı olduğu gibi bu merdivenler her daim Cannes’da en turistik fotoğrafların çekildiği yerdir. 300 kadar yıldızın elinin olduğu Allée des Etoiles’i yani Yıldızlar Kaldırımı’nı da unutmamak gerek. Cannes’da etnografik eserlerin sergilendiği bir müze ve ayrıca sanat galerileri var. Birçok turist burayı daha çok mayıstan ekime olan dönemde tercih eder. Güneşliyse, Cannes kendini gösterir. Kışınsa arka planda karlı Alplerle birlikte, Corniche de l’Esterel’den manzara görmeye değerdir.

Cannes’daki en zevkli yürüyüş, La Croisette’te yapılır. Bu bulvar, palmiyelerin sıralandığı kıyı boyunca muhteşem apartmanlar ve oteller eşliğinde, Cote d’Azur’ün bir özeti gibidir. Golfe de Napoule körfezinde bir bankta oturup etraf seyredilir ya da deniz kıyısındaki restoranlarda mola verilir. Kenti gören bir yamaçta, geçmişi Roma dönemine uzanan Suquet, dar sokakları, avlulara çıkan kemerli geçitleri, el işleri satılan dükkanları, pastel renkli kepenkleri, gotik taş işçiliği, dar pasajlarıyla, vakit geçirmeye değer bir mahalle. Cannes’da biraz da olsa yöresel görüntüler görebilmek için, Pazartesi hariç her gün kurulan Marché Forville’e gidilebilir. Yirminin üzerinde balıkçı teknesinin getirdiği balıkların yanında çiftçiler de taze ürünlerini satarlar. Dağlardan getirilen peynirler, sosisler, zeytinler, asparaguslar, vişneler, minik patlıcanlar ve çiçekler bu pazarda satılır.

“Ve Tanrı Kadını Yarattı” filminin başarısı Brigitte Bardot’yu da St. Tropez’yi de hafızalara kazımıştı. 1956 yılında, filmin çekildiği St. Tropez’nin yıldızı parlamıştı belki ama bu huzurlu balıkçı kasabasının sonunu da getirmişti. St. Tropez, birden jet set’in akınına uğradı. Daha merkeze gelmeden yoğun bir trafikte sıkışacaksınız, balıkçı teknelerinin burayı terk etmesine neden olan, eski limana sığmayacak denli büyük yatların manzarayı kapatması keyfinizi kaçıracak, kıyı boyunca ressamların kendilerine yer açma mücadelesi verdiğini fark edeceksiniz. Paul Signac gibi birçok ressamın hayran kaldığı o iddiasız balıkçı kasabasından geriye pek bir şey kalmamış olsa da Place des Lices’de bir kafede otururken ya da Fransızlar’ın petanque (kumda güllelerle oynanan bir oyun) oynamasını izlerken birçok olumsuzluğu unutabilirsiniz. 4 km güneybatıda muhteşem bir plaj var, Plage de Tahiti. Devamı Plage de Pampelonne. St. Tropez’nin 4.5 km. doğusundaki La Moutte, çıplaklar plajı. Yürüyüş sevenler için Sentier Littoral (Kıyı Yolu) St. Tropez’den Cavalaire plajına doğru, gizli koylardan ve kayalıklardan geçerek, 35 km. boyunca devam eder.

St. Tropez körfezinin ucunda Fransız Rivyerası’nın emlak dünyasının harikalarından biri durur ya da belki de yüzer demek daha doğru. 1960’larda yaratılmış Port Grimaud’da (Grimaud Limanı) özel bir lagün ve provensal tarzda yapılmış evler var. Evlerin önlerinde yatlar park edilmiş. Ziyaret paralı değil ancak adaları keşfetmek için bir tekne kiralamak ya da kalabalık bot turlarından birine katılmak gerekiyor.

Bir zamanların geniş topraklarına sahip aristokrat bir sülalenin, Fransız Rivyerası’nın bir kısmını ellerinde bulundurabilmesi, feodal bir sistemin hala devam ettiğinin bir kanıtı. Grimaldi ailesi, iki kilometrekarelik bir alana, kendi telefon kodu, araba plakası ve toleranslı vergi sistemiyle sıkı sıkıya bağlanmış. Monaco Prensliği ve Monte Carlo, Fransa ve dünya turizminin en önemli merkezlerinden biri. Korsika Adası'na bakan ve daha çok İtalyan kökenli Fransızlar’ın yaşadığı bu bölge, tüm marifetlerini ve dünyalıklarını gözler önüne seren dünya sosyetesinin mabedi. 1850’de Grimaldi ailesinden III. Charles, gelire ihtiyaç duymasına rağmen halkını vergilendirmeyi istemediğinden bir şirketle burada bir kumarhane açmak için anlaşır. İlk rulet 1856’da döner. Ancak Monako’ya ulaşım olmadığından kimse gelmez. 1868’de Monako’dan geçen tren yolu, Londra’nın sisli havasından kaçan İngilizler’i buraya getirir. Kısa bir sürede, halk bütün direkt vergilerden muaf tutulur. Krallık, Avrupa sosyetesinin şık bir sayfiyesi olur. Dükler (ve metresleri), düşesler (ve jigoloları), dönen ruletler, patlayan şampanyalar eşliğinde dans edip ziyafetlerde eğlenir, operalarda ünlü sanatçıların eserlerini dinlerler.

La Condamine olarak adlandırılan liman bölgesi, dünyanın en eski ve şık kumarhanelerinin bulunduğu Monte Carlo olarak bilinen yeni kısımla Monaco-Ville’i yani eski şehri birleştirir. Tepedeki bu ortaçağ kentinde, saray, katedral ve Kaptan Cousteau'nun Deniz Müzesi yer alır. Eski kente çıkan basamaklardan ürkmeyin, dik yamaçları aşmak için sayısız asansör ve yürüyen merdiven var. Monaco Sarayı ve Jardin Exotique (Egzotik Bahçeler) de kentin ilgi çeken noktaları.




Fotoğraflar: İzzet Keribar

 
Hemen başvurun, Maximiles'ın ayrıcalıklı dünyasında yerinizi alın.
Dünyada izinizi bırakacak yeni rotalar seçmek için tıklayınız.
 

Bu sayfalardaki açıklamalar Bankamız kriterleri dikkate alınarak sadece bilgilendirme amacı ile hazırlanmış olup, beklentilerinize ve tercihlerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Bu itibarla, anılan açıklamalarla ilgili herhangi bir garantimiz ve sorumluluğumuz bulunmamaktadır. Kredi kartı ve MaxiMil ile alınan uçak biletlerinde, biletleme hizmetleri Entaş Turizm A.Ş. tarafından verilmektedir.