Aksiyon dolu bir coğrafya:
Gökyüzünde balon, vadilerde at, peribacalarında golf…
Karın yeryüzüne inişini seyrediyorum. Şarabın kokusu yayılıyor. Halı dokuma tezgahı, tandır ve şapelin kalıntıları sessizliğe gömülmüş. Kanyonları ve vadileriyle Kapadokya uzanıyor önümde.

Bir Kapadokya mağarasındayım. Koşullar çok farklı kuşkusuz. Bölgenin en çarpıcı otellerinden Museum Hotel’in (Tekelli Mah. No:1, Uçhisar, 0384 219 22 20, www.museum-hotel.com) Sultan suitinde bir mağarada bulmayı ummayacağınız her şey var. Kubbeli taş bir oda, sultanın gökyüzü penceresi, özel mağara şaraphane, manzaralı bir sedir, nargile, 18. yüzyıl Konya halısı, duvara asılı bir Osmanlı elbisesi, eski bir minber... HD LCD televizyon, mini bar, çay ve kahve ısıtıcısı, wireless internet ve jakuzi... Hepsi 95 metrekarelik bu mağarada!

Museum Hotel’in yaratıcısı ve sahibi Ömer Tosun geceleri uykusundan uyanıp proje üretenlerden. Fikirlerle dolu, öncü, en önemlisi doğduğu büyüdüğü bölge için hiç bıkmadan kafa yoranlardan. Osmanlı, Selçuklu, Roma ve Hitit dönemlerini kapsayan geniş bir antika koleksiyonuna sahip. Otelin her yanına ve odalara yayılmış, herbirinin hikayesi olan, Nevşehir Müzesi’ne kayıtlı bu eski eserler misafirleri Kapadokya’nın geçmişine taşıyor. Ömer Bey on küsur yıl öncesini hatırlıyor; “İstanbul’a gelen kaliteli turistleri bu bölgeye helikopterle gönderirdik, kalacakları doğru dürüst bir yer de yoktu. Bundan yola çıkarak elimdeki harabe ve yıkıntılardan bir otel yaratma fikri doğdu. Önce bir tekstil ve halı müzesi gibi olsun dedim, halıları serdim yakışmadı, sonra koleksiyonumun en iyi parçalarını koymaya karar verdim. Bugün Kapadokya’da konaklama asla sorun olmaz; bizim gibi şık mekanların yanısıra harika pansiyonlar da var.”

Müze otelin, Avanos, Göreme, Güvercinlik Vadisi ve Kızıl Vadi’yi kuşbakışı gören terasına çıkıyoruz; “Buradan Beyaz Vadi’ye çıkarsın, bir saat on dakika içinde Göreme’desin. Ben sık sık sabah 6:30 gibi bu yürüyüşü yaparım” diyor Ömer Bey. Bir saat... İki saat... Vadilerden, kanyonlardan, dere yollarından, suyun açtığı köprülerden, bağlardan, tarlalardan geçiyorum, yeryüzünün en özel coğrafyalarından birinde kaybolmanın kayıtsızlığı içindeyim. Tepelere çıkıp çıkıp bakıyorum, ne asfalt görünüyor ne de Göreme...

Gel de Walking (Yürüyen) Mehmet’i (0532 382 20 69) arama. Mehmet kışları başka coğrafyaları merak ettiğinden bir süreliğine buralardan gider, o yüzden Kapadokya’da yapılacak en kaydadeğer aktivitelerden biri olan trekking için yalnızım şimdi. Lakabı üzerinde derin derin düşünmeye gerek yok, yıllardır Kapadokya vadilerini arşınlamış bu nevi şahsına münhasır arkadaş, sadece Kapadokya’ya defalarca gelip artık coğrafyayı tekdüze bulanlar için değil aynı zamanda asfaltın dışında neler olduğunu merak edenler için de birebirdir. Mehmet yoldaşı ve turistlerin maskotu köpeği Haşmet’in yasını çok uzun yıllar tuttu. Eksikliğini bir türlü gideremediği Haşmet’in yerine kendine başka bir yoldaş edindi mi diye sormak cesaret ister. İsterseniz saatlerce ya da günlerce Mehmet gibi yalınayak (kışın değil tabii) ıssız vadilerde, ağaçlardan meyve kopararak yürüyebilir, kiliselere halatlarla inerek sıradışı bir Kapadokya’nın peşine düşebilirsiniz. Mehmet’in sürprizlerineyse hiçbir zaman hazırlıklı olamazsınız.

Asfalta vardığımda Görme’den çok uzakta bir yerlerde olduğumu anlamıştım. Kendini vadilerde kayıp etmiş bir şehirli olarak asfalt kenarında yürürken farkedilmiş olmalıyım ki hayırsever bir Kapadokyalı beni Ürgüp’e attı. Yürüyüşün ardından kurtlar gibi acıkmıştım. Eski dostlarım Nuray ve Selim’in, hatırı sayılır seyahat rehberlerine giren Ziggy’s Cafe’sini (Yunak Mah., Tevfik Fikret Cad. No: 24, Ürgüp, 0384 341 71 07, www.ziggycafe.com) görmek ve yemeklerini tatmak için can atıyordum.

Nuray ile Selim yaşam felsefeleri ve stilleriyle bu bölgeye yakışan bir çift. Nuray takı ve orijinal Türk el işlerinin yanısıra kıyafet tasarımları da yapar. Club Ürgüp’ün içinde “ıvır zıvır” anlamına gelen “Bric a Brac” adlı dükkanlarında takıları ve bölgeye özgü eşyaları satarlar. 20 yıl önce İstanbul’dan Kapadokya’ya taşındıklarında burada sadece bir tek kaya otel vardı ve Nuray bu bölgede araba kullanan tek kadındı. Nuray ürettikçe evine sığamıyordu ve aklında hep bir atölye kurmak vardı. Zamanında aldıkları taş evi atölye yapmak niyetiyle, her detayını kendileri tasarlayarak restore etmeye başladılar. Ancak gelen giden eş dost bu atölyede çok hoş vakit geçiriyor ve her seferinde buradan ayrılmakta güçlük çekiyordu. Nuray ile Selim’e burayı bir kafe yapmaları konusunda tatlı tatlı ısrar etmeye başladılar. Bunun üzerine biri atölye diğeriyse yaptıklarını sergilemek ve satmak için iki bölüm ayırdılar. Mekanın şömineli odasını ve teraslarını ise her geçen gün daha çok dolup taşacak bir kafeye dönüştürdüler. Adını da, yokluğuna alışamadıkları biricik teriyer köpeklerinin de ismi olan, Selim’in en çok sevdiği David Bowie albümlerinden biri “The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars”tan esinlenerek Ziggy koydular.

Kafenin ününün yayılmasının nedeni sadece bölgede bu tarzda bir mekana olan açlık değildi; yurtdışında, İstanbul ve Bodrum’da kaydadeğer mönüler yaratmış olan şef Ali Özkan’ın mutfağı, Nuray’ın her parçası dikkat çekici ve eğlenceli, binbir antikacıdan toplama dekorasyonu, sohbeti, ağırlaması ve enerji dolu tasarımları, kendisi de bir müzisyen ve bir caz tutkunu olan Selim’in davet ettiği caz gruplarının canlı performansları, kışın rezervasyonsuz kapmanın zor olduğu şömine başı, yazın karyoladan bozma sedirlerde yıldızların altında yayılma zevk ve sefası da bölgeye gelen hemen herkesi buraya çekti. Mezelerin usta elinden çıktığı belli. Spesiyaliteler de öyle; sarımsak soslu Ziggy patates, pastırmalı makarna, sarımsaklı tavuk çöp şiş, özel Ziggy bonfile (kabak çekirdekli özel sosu ile bonfile yanında reyhanlı bulgur pilavı), tarifi onlarda saklı gizemli tatlı Ziggy (tarçın ve pudra şekerinin altında minyatür börekler).

Nuray’la kafenin girişindeki dükkanına iniyoruz. Keçeler, ipekler, tülbentler, boncuklar ve eski parçalar kullanarak yaptığı el işleri ve takılar her biri tam “ıvır zıvır” ama her biri takılmayı, saklanmayı hak eden parçalar. “Şerefine arkadaşım!” diyorum kadehimi kaldırarak, “bu kadar özel bir coğrafyada yaşadığın için değil, burayı tüketmeden yaşadığın için”.

Ziggy’s Cafe’de içtiğim yöresel kırmızı şarabın tadı damağımda kalmıştı. Adını öğrendim; Kocabağ’dı (Aşağı Mahalle, Ürgüp Cad., Uçhisar, 0384 219 29 79). Şarap alışverişi için Uçhisar’a doğru yola çıktım. Gün batarken Kızıl Vadi’de şarap içmek bir gelenektir, bunu atlamaya niyetim yoktu. Bu coğrafya verimliliği sayesinde eskiden beri bağcılık için uygun olmuş, birçok köyde üzüm üreticiliği devam ediyor. Nevşehir’de bağcılık yapan ve ailelerine ait bağları bulunan Kocabağlar, Yeşilyurt köyünde Kapadokya'nın doğal özelliği olan tüf kayalardan oluşan bir mahzende üretim yapıyorlar. İlk zamanlar bağlarda ürettikleri üzümleri satmışlar ancak sonraları şarap üretmeye karar vermişler. Bugün 35 hektarlık bağ alanında yetiştirdikleri üzümlerle yıllık 350- 450 bin litre şarap üretiyorlar, bu da yaklaşık 550 bin şişe demek. Öküzgözü, Boğazkere, Narince, Emir, Kalecik Karası ve Cabernet Sauvignon üzümlerinden ürettikleri şarapları, ısısı yaz kış 9- 11 derece arasında değişen, tüf kayalardan oluşan mahzende depoluyorlar. Ailenin ilk şaraphanesi Yeşilyurt köyündeki iki katlı evin bahçesinde 1972’de kurulmuş. Birkaç ay sonra, üretim sırasında yaşanan bir kaza sonucu ikisi aileden olmak üzere üç kişi hayatını kaybedince Kocabağlar uzun bir süre şarap üretmemiş. 1986’da kardeşler üretimi başlatmak üzere karar almışlar. Uluslararası şarap yarışmalarında 7 altın, 17 gümüş madalya kazanmış olan Kocabağlar bugün ürettikleri özel şarapları Amerika ve Kanada’ya ihraç ediyorlar. Ailenin Kapadokya turizmini ve şaraplarını daha fazla duyurmak amacıyla bir projesi de var; Yeşilyurt köyünde satın aldıkları geleneksel evleri restore ederek bir “şarap mahallesi” yaratmak. Gelenler evlerde konaklayabildikleri gibi kendi şaraplarını da kendileri yapabilecekler.

Eğer Kapadokya’ya turla gelmemişseniz o zaman mutlaka bir arabaya ihtiyacınız olacaktır. Çünkü görmeye değer yerler birbirinden uzak ve araba kullanmak son derece rahat. Bölgenin köklü acentelerinden Argeus (Ürgüp, 0384 341 46 88, www.argeus.com.tr) yaz kış, Pazar dahil her gün açık. Araç kiralama, konaklama, uçak rezervasyonları, havaalanı shuttle’ı, rehber temin etme gibi servisler veriyor. Kaç kişi olduğunuzun önemi yok, istediğiniz tarzda turlar düzenliyor. Kapadokya dünyanın en etkileyici dağ bisikleti parkurlarına sahip, ayrıca bisiklet ve yürüyüş turlarında da donanımlılar.

Bir sabah Kapadokya’da uyanıp gökyüzüne açılan balonları gördüğünüzde, balonun içinde de olsanız dışında da bu manzaranın ancak bu özel coğrafyaya ait olduğunu teslim edersiniz. Kapadokya’yı balondan seyretmek başka türlü bir şeydir. Bu sıcak hava balonları 3 bin metreye kadar çıkabiliyor ve genelde 50- 350 metre arasında seyredebiliyor. Kapadokya Balloons (Göreme, 0384 271 24 42, www.kapadokyaballoons.com) ile uçtuğumda uzaklarda karlı Hasan Dağı ve Erciyes Dağı net bir şekilde görünüyordu. Bazen de sanki peri bacalarına dokunabilecekmiş gibiydim. Yıl boyunca uçmak mümkün ancak bazen birkaç gün arka arkaya koşullar havalanmak için uygun olmuyor. O nedenle Kapadokya’da kalınacak zamanı çok kısa tutmamakta yarar var. Bugün Kapadokya’da zaman zaman aynı anda uçan balon sayısının 60’a çıktığı oluyor.

Kapadokya sadece baharda ya da yazın gitmeye değer bir destinasyon değil. Kışın da her daim etraf turist dolu. Kapadokya’nın karlar altındaki hali de bambaşka. Burada yeterince uzun kalan turistlerin günübirlik Erciyes Dağı’na kayağa gittiği bile oluyor. Bölge gerçek anlamda birçok aktiviteye elverişli. Yıl boyunca Akhal- Teke Binicilik Merkezi (Aydın Altı Mah., Gesteric Sok. No:21, 0384 511 51 71, www.akhal-tekehorsecenter.com) Kızılırmak kıyısında, Çavuşin, Uçhisar ve Göreme vadilerinde, bir ya da birkaç saatlik ve bütün gün süren gezintiler düzenliyor. Atla gezmek de tıpkı trekking yapmak ve balonla uçmak gibi bölgeyi başka bir açıdan gösteriyor size. Tecrübeli binici olmanıza da gerek yok.

UNESCO tescilli bir milli park olan Kapadokya’nın son sürprizi de Cross Golf. Golfun oynanmaya başlamasından 500 yıl geçmesine rağmen dünyada benzeri olmayan “çevreci” bir golf türü de birkaç yıldır Kapadokya’da oynanıyor. Bölgenin farklı yüzey şekillerinden yararlanan Cross Golf’te (Orta Mahalle No:15, 0384 271 29 02, www.crossgolf.com.tr) peribacalarına zarar verilmemesi için oynanan alan korunan bölgelerin dışında kurulmuş. Parkurun üzerinde yeşillendirmeye ya da müdahaleye de gerek duyulmuyor. Klasik golf sopaları, golf topu ve temel golf kuralları ile oynanıyor. Normal golf ile bazı farklılıkları var ancak en belirgin farkı hedefin bir delik yerine küçük bir kale olması. Bu kalenin isabet ettirilebilecek kadar büyük olması ve oyuncunun normal golfe göre daha çok risk alabilmesi, Cross Golf’ün kısa zamanda meraklıların ilgisini çekmesini ve turnuvaların gelenekselleşmesini sağladı.

Vadilerde trekking yapmak, eşsiz bir coğrafyayı balondan kuşbakışı seyretmek, at sırtında ırmakları geçmek, yüzyılları geri sarıp kiliselerdeki fresklerin hikayelerini dinlemek, günbatımında Kızıl Vadi’ye karşı tüf kaya mahzenlerde yıllandırılmış yöresel şaraplardan içmek, peribacalarının gölgesinde golf oynayıp akşam taş bir mekanda caz performansını dinlemek, Erciyes Dağı’nda kayak yapmak... Kapadokya’dan başka hangi çılgın ve cömert coğrafya bunları sunabilir? Tüm bunların ardından mağara jakuzinizi de hak etmişsiniz demektir...

Fotoğraflar: Sinan Kesgin
