|
TANZANYA
Doğal yaşamın özgür topraklarında safari...
Afrikalı korucular anlayamadığım bir dilde bağırıyor, el kol hareketleriyle dikkatimi çekmeye çalışıyorlardı. Arkama döndüm ve minibüsün açık penceresinden içeriye sarkan iri bir maymunla göz göze geldim. Arka koltuktaki çantamı ağzıyla kapması ve ağacın tepesine fırlaması göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu. Çantada pasaportum vardı ve yolculuğum daha yeni başlıyordu! Başıma gelecekler, gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti; daha gidilmemiş on küsur ülkenin vizesinin tadına bakan Tanzanyalı bir maymun ve büyükelçilikte pasaportuna ne olduğunu açıklamaya çalışan insanoğlu...

Neyse ki, hikayem mutlu bitti... Ranger’lar (Doğa Korucuları), ormanın derinliklerinde kaybolmaya hazırlanan maymunu korkutarak çantamı ağacın tepesinden düşürmesini sağladılar. Bense, “çok gezen, çok bilir” gururum kırılmış olarak, kanunları doğal hayatın koyduğu, pasaportun ve sınırların tamamıyla anlamını yitirdiği, doğal yaşamın bu en özgür topraklarında ilk dersimi almış oldum.

Serengeti Milli Parkı, bir efsanedir. Yaklaşık bin yıldır buralarda sığırlarını otlatan kabile Masailer’in dilinde “Siringitu”, “sonsuz topraklar” anlamına gelir. En deneyimli gezginin bile rüyalarına giren Serengeti’yi, Machu Picchu, Angkor Wat ya da Giza Piramitleri gibi dünyaca ünlü rakiplerinden ayıran çok önemli bir özelliği var; doğallığı. Her yıl yaklaşık 90 bin turistin ziyaret ettiği, Unesco Dünya Mirası listesindeki Serengeti Milli Parkı, yeryüzünün en eski ekosistemlerinden. İklimi, bitki örtüsü ve faunasıyla son bir milyon yıldır neredeyse hiç değişmedi. Yeryüzündeki en fazla memeli hayvanı barındıran 15 bin kilometre kareye yayılan bu el değmemiş alandaki hayvanlar ayrıca Afrika’nın herhangi bir yerinde görülenlerden çok daha iri ve daha güçlü olma özelliğine sahipler.

Milli park sınırları içinde,“lodge” olarak adlandırılan ahşap kulübeli ya da lüks çadırlı konaklama seçeneklerinin olduğu farklı bölgeler var. Kimileri seçimini otelin özelliklerine, çoğunluk ise doğal hayatın canlılığına ve çeşitliliğine göre veriyor. Seçiminiz neresi olursa olsun, Kilimanjaro Havaalanı’na vardıktan sonra yirmi- otuz küsur kişilik uçaklarla safari bölgesine uçmanız gerekecek. İndiğiniz yerde sizi cipler bekliyor olacak. Turist gruplarının çokluğu sizi korkutmasın, Serengeti’nin uçsuz bucaksız topraklarında kitle turizmine yer yok. Cipiniz zebra ve antilopların arasından ilerleyecek. Uzaklarda puslu dağlar olacak. Ağaçlar gittikçe azalacak belki ama altın renkli bu düzlükte yeşilin eksikliğini hissetmeyeceksiniz. Konaklayacağınız yerde, sizi alışık olmadığınız sürprizler bekliyor olacak. Aslanların serenadları, sırtlanların haykırışları, hangi canlıya ait olduğunu bir türlü çıkartamadığınız sesler... Gecenin karanlığında, yattığınız yerden doğanın bu en saf hali ilk zamanlar biraz ürkütse de, safarilerin ardından çadırınızın dışında olup bitenleri daha iyi tahmin eder olacaksınız.

Serengeti Milli Parkı’nın sınırları içindeki Ngorongoro Krateri Koruma Parkı, Afrika’nın en çok ziyaret edilen vahşi yaşam destinasyonlarının başında yer alır. Tanzanya’da bulunan üç UNESCO Dünya Mirası ünvanlı yerden biri olan krater, zaman zaman dünyanın sekizinci harikası olarak da adlandırılır. Ngorongoro Krateri, Serengeti Milli Parkı’nı kuzey ve batıdan çevreleyen bir grup volkanın arasındadır. Aslında patlamış bir yanardağ ve çukurdur. Kilimanjaro’dan yüksek olan bu volkanın, 2 milyon yıl önce zaman zaman patlayarak kendi üzerine çökmesiyle bu tabanın oluştuğu tahmin ediliyor. Krater, 18 km çapında ve 500 metre derinliğinde. İçindeyken kendinizi, kenarları oldukça dik, derin bir çorba kabındaymış gibi hissedeceksiniz. Manzaranız; ormanlar, zirveler, kraterler, vadiler, nehirler, göller ve ovalar... Avcı- toplayıcı ilk insanların yaşadığı dünyaca ünlü Olduvia Boğazı da bu manzaranın önemli bir parçası.
Flamingo dolu bir gölün de bulunduğu Ngorongoro Krateri’nin zemini dünyada en çok yırtıcı hayvanın yaşadığı yer olarak biliniyor. Bir aslan, sırtlan, çakal ya da leoparla karşılaşmak sizin için şaşırtıcı olmamalı. Verdikleri her pozda, en güçlü olduklarını ima eden, karınlarını doyurduktan sonra ağaçların altına yayılan aslan ailelerine rastlayacaksınız. Ortam çitalar için tehlikeli olduğundan pek görünmezler. Ayrıca sürüler halinde gezen antilopları, Thompson ceylanlarını, zebraları, zürafaları ve wildebeest’leri (öküz başlı Güney Afrika antilopları) de bol bol göreceksiniz. Av boldur ve güçlünün karnını doyurmak için burada fazla enerji harcamasına gerek yoktur.

Bölge, kuş gözlemciliği için de dünyanın sayılı yerlerinden. Eğer meraklıysanız, dürbünleri yanınızdan ayırmayınız. Özellikle kuşlardan anlayan bir rehber de isteyebilirsiniz. Safarilerin en bağımlılık yaratan yanı, sadece hayvanların peşine düşmenin heyecanı değil aynı zamanda safari şirketi için çalışan, bölgeyi karış karış tanıyan ve hayvanların dilinden anlayan rehber/ şöförlerin anlattığı hikayelerdir. Gözleri keskin, hangi çalının ne tür tehlike gizlediğini bilen, uzaktan gördüğü hayvanın yaşını söyleyebilen ve iz sürebilen rehberler, tecrübeleri, hikayeleri ve doğal hayat bilgileriyle safariyi muhteşem bir deneyime dönüştürebilirler. Ayrıca ciplerde kuş ya da hayvanları daha detaylı öğrenmek isteyenler için kitap da bulundururlar. İlk karşılaşmada iki sözcüğü size öğreteceklerdir; “Jambo!” (merhaba) ve “Hakuna Matata” (problem yok)... Bölgede en yoğun safari düzenleyen şirketlerden biri de Micato Safaris (www.micato.com). Tanzanya’ya ayak basacağınız andan itibaren iç uçuş, konaklama ve safari organizasyonları gibi ihtiyaçlarınızın tümüyle ilgileniyorlar.
Serengeti’nin dünyaya yayılmış bu ününün en bariz nedenlerinden biri de doğal hayatın en görkemli olayları arasında yer alan “Büyük Göç”tür. Her yıl, ekim ve kasım aylarında, bir milyonu aşkın wildebeest, kısa yağmurlar için güneye, kuzeydeki tepelerden güneydeki düzlüklere doğru yol alır. Nisan, Mayıs ve Haziran’daki uzun yağmurlardan sonra ise batıya ve kuzeye geçerler. Tanzanya ile Kenya arasında gerçekleşen 800 km.’lik bu yıllık göçte, esas oyuncular olan wildebeest’lerle birlikte yan rollerde 200 bin zebra ve 500 bin de Thompson ceylanı vardır. Yani toplam 2 milyon otçul hayvan. Yağış mevsimi sona erince, zebralar önden giderek yüksek otları yer. Arkalarından gelen wildebeest’ler orta, ceylanlar ise kısa boy otlarla beslenirler. Tamamıyla doğal bir döngü içinde, bu sıralı göçle birlikte oldukça kalabalık hayvan toplulukları beslenmiş olur. Birçok tehlikeyle dolu olmasına rağmen, göç etme içgüdüsü öylesine güçlüdür ki, ne kuraklık ne sürüleri takip eden vahşi hayvanlar ne de aşılması gereken timsahlarla dolu nehirler onları bu yoldan vazgeçirebilir. Ne var ki, sadece yüzlercesi bu göçü tamamlayabilir.

Safariciler arasında birçoğunun iddiası, safari şirketi tarafından verilen listede bulunan hayvanlar içinde “Büyük Beş”i (Big Five) işaretlemektir. Safarinin zaferi böyle ölçülür. Ancak her zaman bu mümkün olmayabilir. Yine de Büyük Beş’in peşinde ciplerde geçen yolculuk çok daha heyecanlı hale gelir. Büyük Beş’in hayvanları; aslan, leopar, fil, bufalo ve gergedandır.

Serengeti’de filler Asya’da olduğundan çok daha iri cüsseye sahiptir. Geniş ve yassı kulaklarıyla Afrika’ya has özellikler taşırlar. Kurak dönemlerde, dev ağaçlarla kaplı bir ormanı kısa süre içinde yerle bir etme kapasitesine sahip olsalar da hassas hayvanlardır. Birbirlerini savunur, ölü bir filin üzerini ağaçla örter, aynısını cansız insan bedenleri için de yaparlar. Yaşlandıkça yaşama içgüdülerini kaybeder ve sürülerinden ayrılarak yalnız dolaşmaya başlarlar.

Milli parkta en sık rastlanan zebralar, bu toprakların en güçlü tekmesine sahiptir. Pek çok hayvan için kolay av olmalarının nedeni, gözlerinin iyi görmemesidir. Birbiriyle aynı desene sahip iki zebranın varolması ne kadar imkansızsa bir aslanla karşılaştığında yem olmaktan kurtulması da o kadar az bir olasılıktır.

Avlanırken güneşi arkasına, rüzgarı ise karşısına alan hayvan, avını iyi görmeyi ve kokusunu almayı bilen aslandır. Her beş günde bir acıkıncaya dek ailesiyle birlikte umursamaz bir şekilde yayılan aslanın dişisi her fırsatta yavrularına avlanmayı ve öldürmeyi öğretir.
Afrika’nın doğusunda yaygın olarak görülen ve “topi” olarak da bilinen antilop türleri, taze otlaklara ulaşabilmek için günlerce süren uzun yolculuklar yaparlar. Susuzluğa dayanıklıdırlar ve diğer antilop türlerinden farklı olarak en belirgin özellikleri, bacaklarındaki siyah lekelerdir. Etlerinin acılığı nedeniyle aslanların ilgisini çekmezler ancak en çok leoparların saldırısına uğrarlar.

Komşuları Kenya ile Uganda’nın toplamından daha büyük bir yüzölçümüne sahip Tanzanya, 30 milyonluk nüfusu ile neredeyse bomboş topraklara sahip. Tanzanya, tarım ve hayvancılıkla yapıyor ve geçimini, kahve, çay, tütün, maden gibi kaynaklarından sağlıyor. Dağlık bölgelerde yoğunlaşan nüfus, sayıları 120’ye varan değişik kabilenin üyelerinden oluşuyor. Bu kabileler arasında en dikkat çekicisi Masailer. Ngorongoro Krateri Koruma Alanı’nda da birçok yerde Masai halkının hayvanlarını otlattıklarını göreceksiniz. Bu topraklara Sudan’dan göç eden Masailer, 19. yüzyılda kaşifler ve köle tüccarları arasında “korkusuz savaşçılar” olarak ün saldılar. İnançlarına göre, tanrı bir volkanın içinde yaşıyor ve onları yeryüzünün tüm sığırlarının sahibi olarak görüyor. Sığırlarından çocukları gibi söz eden, hastalandıklarında onlara çocukları kadar özen gösteren Masailer kutsal saydıkları sığırlarını asla kesmiyor, etini yemiyor ama boyun damarlarından akıttıkları kanı, sütü ile karıştırarak içiyorlar. “İnek yoksa, Masai de yoktur” inancıyla, sürekli olarak sığırlarını otlatabilecekleri yeni yerler arıyor, hiç bir toprağı sahiplenmiyor ve yağmurun peşinde yılda iki kez yer değiştiriyorlar. Masailer’in geçici evlerinden başka hiç bir şeyleri yok. Aslında mezarlıkları da yok. Ölülerini gömmek yerine uzaklara sırtlanlara bırakıyorlar.

Toprağa bağlı yaşayan Masailer’in geçimi, hayvanları ile geleneksel el sanatlarına dayalı. İnce uzun bedenleri, kırmızının hakim olduğu rengarenk kostümleri, boncukları ve takılarıyla görsel olarak da etkileyici bir kabile. Batı kültürünün güçlü etkisine direnmekte zorlanan Masailer, son yılarda oldukça turistikleştiler. Safari sırasında bir Masai köyüne götürülecek olursanız büyük ihtimal hayalkırıklığına uğrayacaksınız. Sizin için yapılan dans gösterisinin ardından, yaşadıkları ilkel yerleşim alanında satışa çıkardıkları boncuklu takıların arasında gerçek Masai kültürünü hissedebilmeniz kolay olmayacak.

Masai kabilesine ait olmanın en önemli göstergesi ve en büyük gurur kaynağı; beş yaşında deldirdikleri kulakları. Masai erkekleri için yaşam, pek çok basamaktan geçiyor. 15 yaşında sünnet ediliyor, 25 yaşında özel bir törenle “Morani” yani savaşçı oluyor ve en az beş aslan öldürdükten sonra evlenmeye hak kazanıyorlar. Ancak yasalar artık erkekliklerini simgeleyen aslan avını yasaklıyor.

“Maa” dili konuşan Masai kabilesinde kadın, yaşamı boyunca en az sekiz çocuk sahibi oluyor ve her doğumunu köyün yaşlı kadını yardımıyla gerçekleştiriyor. Süslenmeye düşkün Masai kadını için de takı özel anlamlar taşıyor. Örneğin kendi dizdikleri boncuklardan oluşan küpeler ancak oğlu sünnet olmuş kadınlara tanınan özel bir hak. Evlerdeki ateşi yakmak, inekleri sağmak, su taşımak, çalı çırpı toplamak ve yemek yapmak hep kabilede kadınların görevi.

Krater’in doğusunda bulunan Ngorongoro Sopa Lodge (www.sopalodges.com), en şıklarından olmasa da popüler konaklama yerlerinden biri. En dikkat çekici özelliği, bazı odalarından, bahçesi, yüzme havuzu ve yemek salonundan olağanüstü günbatımının görülebilmesi. Odalar büyük, basit eşyalı ve az ışıklı ancak 1970’lerin nostaljisi sizi rahatsız etmezse, eğlenceli bile olabilir. Sessizlik ve huzur istiyorsanız, herkes safariye çıktıktan sonra güneşin ve manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Yiyecek bol ve çeşitli, otelin personeli sempatik. Kuşlara merakınız varsa, otelin çevresindeki ağaçlık bölgelerde dolaşmaktan hoşlanacaksınız. Otelin bir diğer özelliği de kratere özel bir iniş ve çıkış yolunun olması.

Yeryüzünün bu kıskanılan topraklarından geriye kalan sesleri ve görüntüleri unutmam kolay olmadı; Aslanlar, zürafalar, zebralar, sırtlanlar, topiler, antiloplar, göç etmekte kararlı wildebeest’ler... Sabah güneşinde oynaşan yarasa kulaklı tilkiler... Kükreyerek çadırımın önünden geçen aslan... Derelerin, göllerin ve nehirlerin yakınındaki su kuşları... Gerçek anlamda boşluk duygusu veren bir coğrafya... Sınırsız topraklar ve varılması imkansız gibi duran bir ufuk... Ve bu kabına sığmaz doğanın içinde ne kadar küçük olduğumun farkındalığı...

|