|
Afrika ile Akdeniz’in karakteri, vaatleri ve keyifleriyle; Tunus
Hem Afrika’nın hem de Akdeniz’in güzelliklerine sahip bir ülke olan Tunus için Akdeniz kıyısında Tunus şarabı içerken ertesi gün Sahra’nın kumullarında yıldızların altında uyumak, sıradışı bir özellik değil. Tunus’un küçüklüğü yelpazesini dilediğince açmasını engellemiyor. Dünyanın en büyük mozaik müzesi Bardo’nun şaheserlerini görmek, baş döndürücü çarşılarında kalabalığa karışmak, palmiye ormanlarında bisikletle dolaşmak, Akdeniz’i seyrederken çamfıstıklı nane çayı yudumlamak, bir vahada termal sularda yüzmek, Star Wars filminin setinde dolaşmak hep bu ülkenin vaatleri. Ayrıca ülke sınırları içinde, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan tam sekiz nokta var.

10 milyon nüfuslu ülkenin adıyla anılan 2.5 milyonluk başkenti Tunus, ticaretin, politikanın ve bankacılığın nabzının attığı yer. Başkentin merkezi bir Afrika ülkesine vardığınız izlenimi pek vermiyor. Nedeni Habib Bourguiba Bulvarı. Fransızlar zamanından kalma bu geniş caddenin Paris’in ünlü Champs- Elysee Bulvarı’nı andırdığını söylemek hiç de abartı olmaz. Kaldırım üzeri kafe- restoranların, yüksek binaların ve yıldızlı otellerin sıralandığı cadde, özellikle akşamüstleri kentin en keyifli yerlerinden. Cadde, akşamüstü 6’dan itibaren canlanıyor ve gece 10’dan sonra ıssızlaşıyor. Gün boyu bu bulvarda tezat dolu görüntülere rastlıyorsunuz. Başörtülü annesiyle alışveriş yapan modern bir genç kız, 9. yüzyıla ait medinadaki küçük bir dükkanda fes yapan esnaf ve hemen dışarıda, görkemli Habib Bourguiba Bulvarı’ndan geçen Avrupa plakalı arabalar, geleneksel hasır şapkaların yanıbaşında son model güneş gözlükleri, asırlık kahvelerde çalan cep telefonları, etrafa yayılan yasemin esansı…

Kentin modern yüzü Habib Bourgiba Bulvarı ise bu cadddenin bir ucundaki, Müslümanlar’ın yerleşimi olarak 9. yüzyılda kurulan ve zaman içinde genişletilen eski kent yani ‘’medina’’ da kentin geleneksel yüzü. Başkentin önemli cami ve medreselerinin sınırları içinde bulunduğu medina gün boyu canlılığını koruyor. Bunların içinde 18. yüzyıldan kalma küçük bir saray olan Dar Ben Abdallah bugün Etnografya Müzesi olarak ziyarete açık. Medina ile birlikte inşa edilen, daha sonraları 13.- 15. yüzyıllarda birçok medresenin eklendiği Büyük Ez- Zitouna Cami, o dönemde din eğitimi üzerine Kahire’deki ünlü El Azhar Üniversitesi’yle boy ölçüşebiliyormuş. 1950’lere kadar 10 bine yakın öğrencinin eğitim gördüğü Ez- Zitouna, namaz kılınan bölümü dışında, Tunus’ta Müslüman olmayanların girebildiği tek cami. ‘’Etrafı surlarla çevrili kent’’ anlamına gelen medinalardan Tunus’un birçok kentinde irili ufaklı olarak karşınıza çıkıyor. Eski kent anlamına da gelen medinalar, kentlerin kuruluşunda ilk yerleşimin ve yaşamın başladığı yerler olmuş. Medinayı dolaşmak için en iyi yol kaybolmak. Ortaçağdan kalma bu sokaklarda kumaşçılar, parfümcüler, antikacılar, fesçiler ve terlikçilerin birarada olduğu ayrı bölümler var. Yer yer kaybolmaya yüz tutmuş lonca sistemi de kendini hissettiriyor. Tunuslularla ilk tanışma için en canlı mekanlarsa küçük kahveler ve lokantalar. Habib Bourgiba Bulvarı adını, Tunus’ta herkesin ezbere bildiği bir efsaneden alıyor. Tunus’un ilk Cumhurbaşkanı, Paris’in Sorbonne Üniversitesi’nden mezun Habib Bourguiba’nın mezarının bronz kapısının üzerinde şunlar yazıyor; ‘’Büyük savaşçı… Kadını özgür kılan… Modern Tunus’un babası…’’.

Başkentteki zamanınızın çoğunu kaotik ve canlı bu medinada geçirmek isteyebilirsiniz. Ancak 4 km. batıda, kaçırılmaması gereken dünyaca ünlü, büyüleyici bir müze var. Tunus’u gezerken göreceğiniz Roma kalıntıları bu müzede daha da anlam kazanacak. Bardo Müzesi, dünyanın en büyük mozaik müzesi olarak kabul edilen, sadece içindeki Roma Afrikası villalarına ait mozaikleriyle değil aynı zamanda Hüseyinoğulları Hanedanı’nın 18. yüzyıla ait sarayı olan binasının güzelliğiyle de ünlü. 1888 yılında müze haline getirilen saray, bugün Kuzey Afrika’nın en büyük arkeoloji müzesi. Yazın her gün yaklaşık 10 bin kişinin ziyaret ettiği müzede bulunan toplam 4700 metrekare mozaik içinde Romalı zenginlerin günlük yaşamlarının yanısıra dünyada başka bir örneği bulunmadığı söylenen şair Virgilius’un portresi, insanlığın doğuşu, islamiyet, hıristiyanlık ve belirli dönemlere ait yaşamlardan temalar da tasvir ediliyor. Müzedeki 3. yüzyıla ait olağanüstü ‘’Deniz Tanrısı Neptün ve 56 Madalyon’’ mozayiği kuşkusuz gözünüzden kaçmayacaktır. Bu mozayiğin kopyaları Avrupa ve Amerika’dan sipariş ediliyor ve yapımı 4 yıl sürüyor.

Antik dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri olan ve efsanevi kahraman Hannibal ile özdeşleştirilen Kartaca’nın kalıntıları, Tunus’a 10 km. mesafede. Üç bin yıllık bu tarihin şahidi olabilmek için, UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde yer alan kenti kaçırmamalısınız. Efsaneye göre M.Ö. 814 yılında Fenikeliler tarafından kurulmuş. Roma İmparatorluğu’nun önemli kentleri arasında sayılan Kartaca’dan bugün geriye kalanlar arasında en görülmeye değer olanları, Antonine Hamamları, Byrsa tepesindeki kazı alanı ve St. Louis Katedrali, içinde kral mezarları bulunan villalar, Roma limanları, Roma Tiyatrosu ve Tophet Kutsal Alanı… Kartaca sahilleri 15 km. boyunca uzanıyor. Kıyıda yıldızlı oteller var.

Kartaca’ya kadar gelmişken, bir tepede kurulmuş tarihi kasaba Sidi Bou Said’i atlamayın. Ülkenin birçok yerinde rastlayacağınız mavi- beyaz mimari, burada en çarpıcı haliyle karşınıza çıkıyor. Kasabanın dar sokakları Tunus Körfezi’ne hakim. Kırmızı sardunyalar, pembe begonviller beyaz duvarlardan sarkıyor ve avluları süslüyor. Binalar, 13. yüzyılda yaşamış Sufi aziz Sidi Bou Said’in adına kurulmuş Zaouia Cami ve meydan etrafına kurulmuş. Ağustos ayında aziz adına burada bir festival düzenleniyor. 16. yüzyılda İspanyol Müslümanlar’ın akın ettiği kasabanın mimarisinde Endülüs etkisi hissediliyor. Kasaba tarihinde, buraya gelip buradan etkilenen Paul Klee, Auguste Macke, Andre Gide ve Michel Foucault gibi birçok ressam ve yazarı misafir etmiş. Hareketin mekezi Sidi Bou Said Meydanı. Arnavut kaldırımı sokağın kenarında kafeler, tatlıcılar ve hediyelik eşya dükkanları sıralanıyor. Sidi Bou Said’deki iki mekanda ayrı ayrı vakit geçirmeye değer; Café des Nattes ve Café Sidi Chebaan… Tıpkı Andre Gide, Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre gibi Tunus’un geleneksel çamfıstıklı nane çayını yudumlayın ve gelip geçeni seyredin.

Tunus’un en güzel plajları, başkentin kuzeyine ve güneyine doğru uzanan kumsallar. Başkentin 65 km. güneybatısında, bir körfez içinde yer alan Hammamet (Arapça’da ‘’hamamlar’’ anlamına geliyor), yazın ülkenin en yoğun turist akınına uğrayan turizm merkezlerinden. Burası 1920’lerde Avrupa jet- setinin uğrak yeriydi. O dönemde Avrupa sosyetesinin ilgisini buraya çekmiş olan George Sebastian’ın muhteşem villası bugün Hammamet Uluslararası Kültür Merkezi olarak ziyarete açık ve güzel bahçesiyle görmeye değer. Medinanın denizle birleştiği uçta Hammamet’in 15. yüzyıldan kalma kasbah’ı (kent kalesi) var. Surların üzerinden, medinayı, evleri, Hammamet Körfezi’ni ve balıkçıları seyredin. Medinanın dar sokaklarında yolunuzu kesen satıcılara rastlasanız da, pes etmeden medinayı gezmelisiniz. Körfez manzaralı kale ve medinanın hemen altında, deniz kıyısındaki kafede günbatımına doğru sedirlere oturup bu hoş atmosferi soluyun. Eski planlamaya göre, oteller bir ağacın yüksekliğini geçmemeli.

Tunus’un % 98’i Arap- Berber. İki topluluk, 14 asırlık birlikteliğin ve izdivaçların ardından, birbiriyle iyice karışmış durumda. Yine de Sahra’nın kuzey kıyılarında hâlâ saf Berber olduğunu söyleyenlere rastlamak mümkün. Afrika’nın en ilginç ve sıradışı geleneksel mimarilerinden birinin yaratıcısı, konuksever Berberler’in yaşadığı etkileyici Sahra Çölü, Tunus’ta es geçilmeyecek bir destinasyon. Sahra’nın adı Büyük Çöl olarak da geçiyor. Tunus’un güneyi aslında en çok vakit geçirmek isteyeceğiniz bölge olabilir. Çöl bomboş görünebilir ancak kendi içinde oldukça sıradışı bir ritme sahiptir. Çöldeki yerleşimlerdeki yaşam hem hayret uyandırıcı hem de öğreticidir. Kendinizi adeta bir başka gezegende hissetmek istiyorsanız, her ne kadar son derece turistik olsa da, aya benzeyen topografyası ve yeraltı evleriyle ‘’Star Wars’’ filminin seti olarak ün kazanmış Matmata’yı görmelisiniz. Jebel (Dağ) Dahar’ın tepelerinde terkedilmiş, yıkık kasabalar, kaleler ve surlardan oluşan bölge Ksour’un tam kalbindeki Tataouine’de en güzel çöl festivallerinden biri olan Ksours Sahra Festivali’ni (23- 25 Mart) seyredebilirsiniz. Bir çöl kalesinin bulunduğu ve termal sularla beslenen bir vaha olan Ksar Ghilane, filmcilere ilham kaynağı olmuş, ülkenin en görkemli manzaralarına sahip. ‘’English Patient’’ın (İngiliz Hasta) birçok sahnesi burada çekilmişti.

Sahra’nın en büyük kum denizlerinden biri olan Grand Erg Oriental’e doğru ilerlerken uçsuz bucaksız vahalar ve palmiye ormanları geride kalır. Kum denizi anlamına gelen Erg (kum denizi), Douz’un 50 km. güneyinden başlıyor ve 500 km. güneybatıda bulunan komşu Cezayir’in içlerine kadar uzanıyor. Issız, gözlerinizi kamaştıran, Kuzey Afrika’nın en büyük tuz gölü Chott El Jerid yol üzerinde göreceğiniz parıltılı tuz göllerinden en ünlü olanı. Güneye ve batıya doğru ülkenin en güneydeki yerleşimleri ve büyük kumullar yer alır. Bu bölgenin tipik yerleşimleri, büyük palmiye ormanlarının bulunduğu vaha köyleri. Topraktaki su sayesinde bu ormanlarda Tunus’un en güzel hurmaları yetişiyor.

Yakın zamana kadar Sahra tamamıyla tek bir bitkiye, palmiyelerde yetişen hurmaya bağımlıydı. Hurma o kadar önemliydi ki, bir vahanın boyutları orada yaşayan insan sayısına değil kaç palmiye ağacı olduğuna göre saptanırdı. Bugün hurma besin maddesi olduğu gibi gövdesi yapı malzemesi olarak ya da içi boşaltılarak su kanalı olarak da kullanılıyor. Dallarından çatı ya da çit yapılıyor, yaprakların sert lifleri hasır ya da ip görevi görüyor. Meyvelerin saplarından süpürge yapılıyor. Eski bir Arap söylencesine göre bu ağaçların ‘’ayakları cennette başı cehennemde’’dir.

Sahra’nın kuzey kıyılarındaki bu vaha köyleri arasında en güzelleri çöl safarilerinin başlangıç noktaları olan Douz ve Tozeur. Douz, ‘’Çölün kapısı’’ olarak da adlandırılıyor. Tunus’un en büyük palmiye ormanı burada. Ülkenin en otantik festivalleri arasında yer alan ve Tunus’un en eskisi olan Sahra Festivali’yle de ünlü Douz, Aralık ayının son haftasında ülkenin dört bir yanından festivali seyretmeye gelenlerin akınına uğruyor. Berberler, Sahra’da ve kuzey hinterland’da yaşıyorlar. Berberler ve develeri 1600 yıl sonra hâlâ buradalar ve Douz’un güneyinde yarı göçer yaşamlarını sürdürüyorlar. Deveyle gündoğarken çölde birkaç saatlik bir yolculuğa katılabileceğiniz gibi dört çekerler ya da develerle çıkacağınız turlarda çölü gerçekten hissetmek için mutlaka bu hiçliğin ortasında en az bir gece geçirmelisiniz.

Sıcak yeraltı sularıyla beslenen, Tunus’un en büyük ikinci palmiye ormanının bulunduğu Tozeur, oldukça turistik bir vaha yerleşim. Burası dört çekerlerle, Nefta, Tamerza, Chebika ve Mides gibi Cezayir sınırına yakın vaha köylerini keşfetmek ya da Sahra’nın iyice güneyine yolculuk etmek isteyenler için uygun bir üs. Tunus’un bu bölgesinde genel olarak Fransızca ‘’palmeraie’’ olarak adlandırılan palmiye ormanları var. Tozeur’de yaklaşık 200 bin palmiye ağacı bulunuyor. Tozeur, yıldızlı, lüks otellerle dolu. Bu oteller Tozeur’ün, toprak tuğlalarla yaratılan yerel mimarisiyle ve eski kent Ouled El- Hadef’in dar sokaklarındaki çöplerle tezat içinde olsa da oldukça kalabalık turist gruplarını ağırlıyor. Eski kent gerçekten görmeye değer. Bakımsızlığına rağmen mimari istikrarlı bir şekilde gelenekselliğini koruyor. Kemerlerin altından geçerek tünellere giriyor ardından çocukların oynadığı meydanlara çıkıyorsunuz. Osmanlı İmparatorluğu zamanında valinin sarayı olan Dar Cherait, bugün görmeye değer geç saatlere kadar açık özel bir müze. Müzede 1001 Gece Masalları ve çeşitli masal kahramanları canlandırılıyor.

George Lucas’ın kült filmi ‘’Star Wars’’ın (Yıldız Savaşları) hayranları için Matmata ve özellikle Otel Sidi Driss adeta bir hac yeridir. Matmata’nın civarı film seti olarak kullanılmıştı ve bugün hâlâ setten bazı parçalar bu otelde bulunuyor. Güneyde, çöl yolu üzerinde olan Matmata’nın bulunduğu, kraterler ve çatlaklarla kaplı bu kıraç ve engebeli bölge gerçekten de ay yüzeyini anımsatıyor. Matmata, aslında bir kabile adı. Matmatalı Berberler yüzyıllar önce yaz sıcağından kaçmak için yeraltına sığınmışlardı. Bugün hâlâ Berberi nüfusun yaşadığı bu kasabanın her ne kadar etrafını modern binalar sarmışsa da yerleşimlerin çoğu ‘’troglodit’’ adı verilen, kayalara oyulmuş, çukur evlerden oluşuyor. Korunaklı olması amacıyla kervan yollarından ve anayollardan uzağa kurulmuş olan kasabadaki bazı büyük çukurlar da buğday ve hububat ambarları. Bölge fazlasıyla turistik olduğundan sizde hayalkırıklığı yaratabilir. İlginç de olsa, otobüs dolusu turistle birlikte aynı yeraltı evini ziyaret etmek ortamın tüm gerçekliğinden sizi uzaklaştıracaktır.

Yerliler evlerine ‘’ölülerin altında yaşam’’ diyorlar. Evler, tarih boyunca saldırılara karşı bir sığınak olmuş. Bugün bu evlerde soğuk kışlardan ve sıcak yazlardan korunuyorlar. Yerleşimlerin çoğu 5- 10 metre çapında ve 5-10 metre derinlikte bu nedenle evleri ancak birkaç yüz metre yakınına yaklaştığınızda fark etmeniz mümkün. Ortada bir avlu var. Avlunun etrafındaki kireç badanasıyla kaplanmış odalar yanlara doğru tüneller şeklinde açılıyor. Yerleşimler bazen birkaç ailenin sığabileceği şekilde inşa ediliyor. Eskiden birkaç avlu birleştirilerek daha büyük evler oluşturuluyormuş. Buna bir örnek Otel Sidi Driss. Otel, beş avlunun yeraltı tünelleriyle birleştirilmesiyle meydana getirilmiş. Burada ‘’Star Wars’’ filminin setinden parçaların etrafında fotoğraf çektirenler kadar otelin minik barında yine filmle ilgili fotoğrafları ve basında çıkan haberleri inceleyenleri göreceksiniz.

Tarihin en büyük imparatorluklarının iz bıraktığı Tunus, hem Akdeniz hem de Afrika solumanıza imkan tanıyan bir ülke. Taze özgürlüğü ve batıya dönük yüzüyle, küçük ama vaatleri bol.


|